GALİP HOCA (MAHMUT CELAL BAYAR)
BİR TARİHÇİ OLARAK CEMAL KUTAY HAYATI
ve ESERLERİ
ATATÜRK DÖNEMİ(1927-1938) İL MECLİS-İ
UMUMİ ZABITLARINDA MANİSA
ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK EMNİYET TEŞKİLATI
CUMHURİYET DÖNEMİNDE MANİSA VİLAYETİ
(1928-1933)
II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ’NİN
SİYASİ SOSYAL VE KÜLTÜREL ORTAMINDA HİKMET DERGİSİ
RESİMLİ KİTAB (1908-1913) SOSYAL,
KÜLTÜREL VE SİYASİ AÇÇIDAN DÖNEME BAKIŞININ İNCELENMESİ
ORTAÇAĞ TÜRK DENİZCİLİĞİ ve EGE-
AKDENİZ ADALARININ FETHİ
OSMANLI-KARAMANOĞULLARI İLİŞKİLERİ
CUMHURİYET’İN İLK YILLARINDA
TURGUTLU (1923-1933)
II.MEŞRUTİYET DÖNEMİ MAKEDONYA
DEMİRCİ KAZASI 382 NUMARALI
ŞER’İYYE SİCİLİ DEFTERİ
(1315-1319/1898-1901)
CUMHURİYET DÖNEMİNDE DİNİ DÜŞÜNCENİN
MODERNLEŞME SÜRECİ
ÇOK PARTİLİ DEMOKRATİK HAYATA GEÇİŞ
SÜRECİNDE HASAN SAKA HÜKÜMETLERİ
ALBAY TALÂT AYDEMİR’İN DARBE
GİRİŞİMLERİ
ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİNDE İKBAL
DEVRİ ALAEDDİN KEYKUBAD DÖNEMİ
II. MEŞRUTİYET’İN
BURSA’DAKİ YANSIMALARI
ORTAÇAĞ URFASI’NDA MİMARİ
ESERLER (476-1517)
SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE MÜSLİM GAYR-İ
MÜSLİM MÜNASEBETLERİ
TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI ANABİLİM DALI
ŞAHABETTİN SÜLEYMAN VE MEHMET FUAT
KÖPRÜLÜ’NÜN MALUMAT-I EDEBİYE’Sİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA
HIZRİ’NİN AB-I HAYAT MESNEVİSİ
ÇAĞDAŞ TÜRKMEN HİKÂYECİLİĞİNDEN ON
İKİ ÖRNEĞİN DİL VE ÜSLÛP İNCELEMESİ
JUSİPBEK AYMAWITOVUN
‘KARTKOJA’ROMANININ ÇEVİRİ YAZISI, TÜRKİYE TÜRKÇESİNE AKTARIMI
ŞERH-İ DİVAN-I SAİB-İ TEBRİZDEN ELİF
HARFLİGAZELLER
SÂMİHA AYVERDİ’NİN ESERLERİNDE
BATI KÜLTÜRÜNÜN DEĞERLENDİRİLİŞİ
İLKÖĞRETİM SOSYAL BİLGİLER DERS
KİTAPLARI HAKKINDA ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİ
GÖRÜŞLERİ
İLKÖĞRETİM OKULLARINDA DEMOKRASİ
EĞİTİMİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA (MANİSA İLİ ÖRNEĞİ)
İLKÖĞRETİM 5. SINIF SOSYAL BİLGİLER
DERSİNDE OLUŞTURULAN HEDEF-
DAVRANIŞLARIN ERİŞİ DÜZEYİ
BEŞ NİSAN KARARLARININ EKONOMİDEKİ
İSTİKRARSIZLIK UNSURLARIYLA MÜCADELEDE ETKİLERİ
GÜMRÜK BİRLİĞİ VE TÜRK İMALAT
SANAYİİNE ETKİLERİ
1980 SONRASI TÜRKİYE İHRACATI İÇİNDE
EGE BÖLGESİNİN YERİ, ÖNEMİ VE PERSPEKTİFİ
DÜNYADA EKONOMİK BÜTÜNLEŞME ve
TÜRKİYE AÇISINDAN KARADENİZ EKONOMİK
İŞBİRLİĞİ
TÜRKİYE’DE İLAÇ SANAYİİNİN
GELİŞMESİNDE YABANCI SERMAYENİN ROLÜ
TÜRKİYE DIŞ TİCARET SİSTEMİNİN
SERBESTLEŞME SÜRECİNDE GATT VE AB’NİN ROLÜ
GÜMRÜK BİRLİĞİ SÜRECİNDE TÜRK İMALAT
SANAYİNİN REKABET GÜCÜ
TÜRKİYE’DE OTOMOTİV SEKTÖRÜNÜN
YAPISI, SORUNLARI VE GÜMRÜK BİRLİĞİ SÜRECİNDE REKABET ŞANSI
TÜRKİYEDE KAMU SEKTÖRÜNDE GİZLİ
İŞSİZLİK
5 NİSAN İSTİKRAR POLİTİKALARININ
ENFLASYON ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
1989 SONRASI BALKAN ÜLKELERİ İLE
İKTİSADİ İLİŞKİLER
GELİR DAĞILIMI VE 1980 SONRASI
TÜRKİYE’DE ETKİLERİ
TAM ZAMANINDA ÜRETİM SİSTEMİ VE BİR
ÖRNEK İŞLETME UYGULAMASI
SATIŞ TAHMİN ANALİZİNDE ÇOKLU
REGRESYON VE KORELASYON ANALİZİNİN UYGULANMASI
VERİMLİLİK ARTTIRMA ARACI OLARAK
KALİTE GELİŞTİRME
YÖNETİLENLERİN ALGILAMALARINA
GÖRE YÖNETİCİ KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ
EKONOMİK FAKTÖRLERİN HİSSE SENETLERİ
FİYATLARI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
TAM ZAMANINDA ÜRETİM YÖNETİMİ VE TÜRK
DERİ SANAYİİNDE UYGULANABİLİRLİĞİ
GLOBALLEŞEN DÜNYA’DA GELECEĞİN
KÜÇÜK VE ORTA ÖLÇEKLİ İŞLETMELERİ
TÜRKİYE’DE TURİZM
YATIRIMLARINDA OTEL İŞLETMELERİNİN FİNANSMANI
TÜRKİYE’DE BAĞIMSIZ DENETİM
UYGULAMALARININ ETKİNLİĞİNE İLİŞKİN BİR DEĞERLENDİRME
BİTKİSEL YAĞ İŞLETMELERİNDE MALİYET
SİSTEMLERİ VE BİR UYGULAMA
ÇAĞDAŞ FİNANSMAN TEKNİKLERİ
FACTORING-FORFAITING ANALİZ VE UYGULAMALARI
BİLGİ SİSTEMLERİNİN ÖRGÜTLENMESİNDE
KALİTE GÜVENCESİ
1999-2001 DÖNEMİNDE
TÜRKİYE’DEKİ A TİPİ YATIRIM FONLARININ PERFORMANS DEĞERLEMESİ
ULUSLARARASI REKABET GÜCÜ: YÜKSELEN
EKONOMİLERİN İHRACAT REKABET GÜCÜ VE ÖRNEĞİ
TEDARİK ZİNCİRİ YÖNETİMİNİN
İŞLETMELERİN REKABET GÜCÜ ÜZERİNE
ETKİLERİ
ELEKTRONİK BANKACILIK VE TÜRKİYE
UYGULAMASI
YEREL YÖNETİMLERDE ÇEVRE HİZMETLERİNİ
SUNMA YÖNTEMLERİ VE KARŞILAŞTIRMALI ANALİZİ
PLANLAMA PROGRAMLAMA BÜTÇELEME
SİSTEMİ (PPBS) VE TÜRKİYE UYGULAMASINDAKİ ETKİNLİĞİ
VERGİSEL YAKLAŞIMLA TÜRKİYE’DE
KAYITDIŞI EKONOMİ
VERGİ AFLARININ VERGİ AHLAKI ÜZERİNE
ETKİLERİ- TÜRKİYE ÖRNEĞİ
TÜRKİYE’DE VERGİ DENETİMİNİN
ETKİNLİĞİ VE VERGİ KAÇAKÇILIĞINI ÖNLEMEDEKİ ROLÜ
KAMU HİZMETLERİNİN ALTERNATİF
SUNUMUNDA DEVLET ROLÜNÜN DEĞİŞMESİ VE YENİ ARAYIŞLAR
TÜRK CEZA YARGILAMASI AÇISINDAN VERGİ
KAÇAKÇILIK SUÇLARI DEĞERLENDİRMESİ
TÜRKİYE’DE MAHALLİ İDARELERİN
ETKİNLİĞİNİN SAĞLANMASINDA FİNANSMAN SORUNU
TÜRK VERGİ YARGI SİSTEMİNDE 1982
REFORMU VE UYGULAMASI
TÜRKİYE'DE MAHALLİ İDARELERİN
ETKİNLİĞİNİN SAĞLANMASINDA FİNANSMAN SORUNU
VERGİ HUKUKUNDA KİŞİLİK KAVRAMI VE
KİŞİLİĞE İLİŞKİN SORUNLAR
KURUMLAR VERGİSİNDEKİ İSTİSNA VE
MUAFİYETLERİN MAKRO EKONOMİK SONUÇLARI
GÖTÜRÜ VERGİLENDİRMENİN ÇAĞDAŞ
ANALİZİ (Türk Gelir Vergisi Sistemi Örneği)
İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE
BÜTÇESİNİN MALİ ANALİZİ
RASYONEL KAYANK KULLANIMIDA YEREL
YÖNETİMLERİN ROLÜ VE İSVEÇ ÖRNEĞİ
TÜRKİYE’DE KAMU HARCAMALARI
DENETİMİNİN ETKİNLİĞİ VE KAYNAK KULLANIMI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
TÜRKİYE’DE MERKEZİ İDARE İLE
MAHALLİ İDARELER ARASI MALİ İLİŞKİLER VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1994 EKONOMİK İSTİKRAR PROGRAMINDA
MALİ TEDBİRLERİN ETKİNLİĞİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ
TÜRK VERGİ SİSTEMİNİN 1980 SONRASI
UYGULANAN İSTİKRAR POLİTİKALARIYLA UYUMU
BİR YEREL YÖNETİM FİNANSMAN ARACI
OLARAK ÇEVRE TEMİZLİK VERGİSİ UYGULAMASI (MANİSA ÖRNEĞİ)
VERGİLENDİRME AÇISINDAN FİNANSAL
KİRALAMA İŞLEMLERİ VE TÜRKİYE UYGULAMASI
YEREL YÖNETİMLERDE DENETİM VE
ÖZERKLİK
“ÖZELLEŞTİRME KARŞISINDA
SENDİKALARIN TUTUMLARI (A.B. İLE TÜRKİYE
ARASINDA BİR KARŞILAŞTIRMA)”
TÜRKİYE’DE DIŞ TİCRET KESİMİNİN
KAMU MALİYESİ BOYUTLARI
TÜRK BANKACILIK SİSTEMİNİN YAPISAL
SORUNLARI VE AB İLE UYUMLAŞTIRILMASI
KAMU GELİR İDARELERİNDE TOPLAM KALİTE
YÖNETİMİ (MANİSA MESİR VERGİ DAİRESİ
ÖRNEĞİ)
VERGİ SUÇ VE CEZALARINDA SORUMLULUK
VERGİ USUL KANUNUNA GÖRE VERGİ
HATALARINDA DÜZELTME
TÜRKİYE’DE BELEDİYELERDE MALİ
ÖZERKLİK
BELEDİYELERDE MALİ YÖNETİM VE
DENETİMDE ETKİNLİK
KAMU MALİ YÖNETİMİNDE ŞEFFAFLIK
Mahmut Celâl, 15 Mayıs 1883 tarihinde Bursa’ya bağlı Gemlik İlçesi’nin Umurbey Köyü’nde doğmuştur. Babası Abdullah Fehmi Efendi (ölm.1918), 1877-1878 Türk-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Bulgaristan’dan anavatana göçeden Plevne Türklerindendir.
Abdullah Fehmi Efendi, ilmiye sınıfına mensuptur. İstanbul’da medrese tahsilini tamamladıktan sonra, öğretmen okulundan da mezun olmuştur. Devriye müderrisi pâyesi haizdir. Tuna Vilâyeti Osmanlı idaresinde iken Berkofça Rüştiyesi’nin başöğretmenliğini yapmış olan Abdullah Fehmi Efendi, göçmen olarak İstanbul’a gelince, Maarif Nezareti (Milli Eğitim Bakanlığı) tarafından Umurbey Rüştiyesi Başöğretmenliğine tayin edilmiştir. Eşi Emine Hanım (ölm.1930)’la gelip Umurbey’e yerleşene Abdullah Fehmi Efendi, başöğretmenlik ile beraber, bir müddet Gemlik Müftülüğü görevini de yürütmüştür.
Çocukların eğitimine büyük önem veren Abdullah Fehmi Efendi, Mahmut Celâl’in büyüğü olan iki oğlundan Behzad’ı asker ve Asım’ı denizci olarak memleket hizmetine koymak istemişse de, birincisi Edirne Askeri İdadisi’nde, ikincisi Bahriye Mektebi’nde öğrenci iken veremden hastalanarak ölmüşlerdir. İlk ve orta tahsilini babasının yanında tamamlayan Mahmut Celâl’i, aile, verem ve ölüm korkusu ile dışarı göndermemiştir. Onun için Mahmut Celâl’in düzenli eğitimi, rüştiye öğrenimi ile sınırlı kalmıştır.
Çocukluğunu köyde geçiren Mahmut Celâl, yakın çevresinin etkisi ile çok erken yaşlarda politika ile ilgilenmeye başlamıştır.
Çalışma hayatına Gemlik Mahkemesi ve Reji kalemlerinde memur olarak başlayan Mahmut Celâl, daha sonra Bursa’daki Ziraat Bankası’na geçer. Şahsi gayretleri ile yarım kalan eğitimini tamamlamaya çalışmıştır. İpekçilik Okulu’na devam etmiş, özel olarak Fransızca ve Arapça ders alarak kendisini yetiştirmiştir. 1903’te İnegöllüzade Refet Bey’in kızı Reşide Hanım’la evlenen Mahmut Celâl Bey’in, bu evlilikten üç çocuğu doğmuştur: Refi (1904-1941), Turgut (1911-1985) ve Nilüfer (doğ.1921).
Deutsche Orient Bank’ın Bursa şubesine geçen (1905) Mahmut Celâl, bankanın sahip olduğu imtiyazlar sayesinde, iç ve dış politik olaylar hakkında derinlemesine bilgi edinme imkânına kavuşmuş ve siyasi düşüncelerini biraz daha olgunlaştırmıştır. İkinci Meşrutiyetin arefesinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Bursa şubesine dahil olan Mahmut Celâl, teşkilat içinde kısa zamanda yükselmiş ve Genel Merkez’in en güvenilir elemanların biri olmuştur. 31 Mart Ayaklanması’nın (13 Nisan 1909) Bursa’ya kadar uzamasını önlemek ve Harekat Ordusu’na iltihak etmek için Cemiyet’in Bursa’da teşkil ettiği gönüllü taburunda, inkılapçı ruhun takviyesi vazifesi Mahmut Celâl’e verilmiştir.
Bursa’da, İtihat ve Terakki’nin evvela murahhası ve bilâhere Katibi Mesülü olarak çalışan Mahmut Celâl Bey, Balkan Savaşı’na (1912) ve Bab-ı Ali Baskını’na (1913) da karışmıştır. Ayrıca, Bursa’da iktisadi hayatı canlandırmak için önemli girişimlerde bulunmuş; tüccarların sermayelerini birleştirmelerine öncülük yaparak, Hüdavendigâr A.Ş.’nin kurulmasını gerçekleştirmiştir.
Balkan Savaşlarından sonra I. Dünya Savaşı tehlikesinin belirlenmesi üzerine, jeopolitik önemi daha da artan İzmir’in sorunlarına çözüm getirebilecek isimler aranırken, Sadrazam Talat Paşa’nın tavsiyesi ve tavassutu ile yetkileri bütün Ege Bölgesi’ne teşmil edilerek İttihat ve Terakki Partisi’nin İzmir Katibi Mesüllüğü’ne atanmıştır (1913).
Mahmut Celâl’in İzmir mıntıkasındaki çalışmaları pek muhtelif alanlarda olmuştur. Milli bir iktisat hayatı ve zihniyeti oluşturmaya çalışmış, çiftçinin emeğinin ekalliyetler tarafından sömürülmesine mani olmak için Kooperatifler kurmuştur. Eğitimin gelişmesi ve tabana yayılması için tedbirler almış, yeni okulların açılması, mevcutların korunmasını sağlamıştır.
Yunanistan’ın, Ege Bölgesi’nde ve özellikle sahil şeridi üzerinde sistemli bir şekilde gerçekleştirdiği Rum nüfus yoğunluğunu, ince politik tedbirlerle dağıtmayı başarmıştır. Çevrenin büyük oranda gayri müslim nüfustan temizlenmiş olması, yakın gelecekte bölgede cereyan eden askeri olayların zaferle sonuçlanmasında etkili olmuştur.
Milli demiryolu personelinin olmadığını gören ve bunun sakıncalarını anlayan Mahmut Celâl, Türklerden demiryolcu yetiştirilmesini maksadı ile teşebbüslerde bulunur. Nihayet Basmane civarında Çayırlıçeşme mevkiinde ilk Demiryolu Okulu’nu (Şimendifer Okulu) açar (1914). Milli Mücadele sırasında, bu okuldan yetişen Türk personel sayesinde, demiryollarımız atıl kalmaktan kurtulmuştur.
Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi’ni (1918) müteakiben beliren işgal tehlikesi karşısında, Milli mukavemet fikrini yaymaya ve halkı bilinçlendirmeye çalışmıştır. İzmir Müdafaa-i Hukuk-i Osmaniyye Cemiyeti’nde (1918) çalışmış, arkadaşları ile Halka Doğru Cemiyeti’ni kurmuştur (1919). Yayınladıkları “Halka Doğru” dergisinde “Turgut Alp” takma adı ile yazdığı yazılarda muhitin realitelerine temas ederek vatan sevgisini uyandırmayı ve yükseltmeyi yeğlemiş, bazen da milli iktisadı ilgilendiren yazılar yazmıştır. Savaşın meydana getirdiği kararsız ortamda türeyen “çıkar odakları” ile çarpışmış, yolsuzluklarla mücadele etmiştir.
İzmir’de kalarak işgale karşı koymanın imkânsızlığı anlaşılınca, adını ve kıyafetini değiştirerek köylere ve dağlara çekilmiştir. Manevi değerlerine bağlı insanları harekete geçirmede en müessir vasıtalardan birisi olan “din adamı” kimliği ile halkı Milli Mücadeleye davet etmiştir. Galip Hoca müstear adı ile Ödemiş, Tire, Aydın ve çevresinde silahlı mukavemet cephesinin kurulmasına, Kuvay-ı Milliye’nin vücuda getirilmesine çalışmış, Aydın’ı Yunanlılardan geri alan kuvvetlerle beraber bulunmuş ve bu yörede cereyan eden pek çok askeri ve siyasi hadisenin Milli menfaatlere uygun bir şekilde sonuçlanmasında etkili olmuştur. 1919’un sonbaharında Akhisar Milli Cephesi’ne, Milli Alay Kumandanı olarak tayin edilmiştir. Bu görevde iken Saruhan Meclisi’ne girmiştir.
Mahmut Celâl Bey, Mebusan Meclisi’nin 13 Mart 1920’deki oturumunda yaptığı konuşmada, Kuvay-ı Milliye’yi savunmuş ve işgal kuvvetlerini şiddetli protesto etmiştir. Bu konuşmasından dolayı, işgal kuvvetleri tarafından tevkif kararı çıkarılınca, Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısında uyarak Anadolu’ya geçer.
Bursa’da, Anzavur ayaklanmasına karşı gerekli tedbirleri alır. İşgal kuvvetlerinin baskısı ile hazırlanan ve Kuvay-ı Milliye hareketini gayr-ı meşru ilân eden İstanbul fetvasına (11 Nisan 1920) karşı, Bursa’da tanınmış din alimlerine müracaat ederek mukabil bir fetva çıkarmıştır. İlk olarak Bursa’da görülen bu hareketin, bir müddet sonra Anadolu’nun diğer birçok yerlerinde de aynen cereyan ettiğini, sonunda 5 Mayıs 1920 tarihinde yayınlanan ve bütün Anadolu ulemasının imzalarını taşıyan mukabil bir fetva ile müşterek bir Milli hamle halini aldığını müşahede etmekteyiz.
Bundan sonra TBMM’ne katılmak üzere 1920 Mayıs ayı başında Ankara’ya gelen Mahmut Celâl Bey, burada da kısa zamanda yeteneklerini ortaya koymuş ve kendisini ispatlamıştır. Meclis içi ve Meclis dışı çalışmalarda görevler üstlenmiş, Milli Mücadele ruhunun dirilmesi, kanunların hazırlanması ve yürütme işleri ile yakından ilgilenmiştir. Mustafa Kemal Paşa tarafından icra gücüne davet edilen Mahmut Celâl Bey, 27 Şubat 1921’de İktisat Vekili olmuştur. Artık onun için yeni bir devre başlamıştır: Devlet adamı Celâl Bayar...
Celâl Bayar’ı, bundan sonraki yaşayışında birçok “ilk”lerin sahibi yapan tesadüfler değil; mazisinde, hayatının geçen devresinin temelinde yatan bu büyük hizmetleridir. Hülâsa, “Galip Hoca”yı anlamadan Celâl Bayar’ı tam anlamak mümkün değildir.
Cemal Kutay
1910 yılında Konya'da doğdu. Babası Cizre Emiri Bedirhan
Bey'in onyedinci çocuğu Tahîr
Bey'dir. Babası Konya'da hakimlik görevinde bulunmuştur. 1924 yılında Tahir Bey'in ölümü ile ailesine bakmak zorunda kalan Kutay, 1929'da Konya Lisesi'nin son sınıfından ayrılarak Ankara'ya gider, Hâkimiye-ti
Milliye Gazetesinde musahhih olarak çalışmaya başlar. 1932 yılında
Konya'ya geri dönerek Yeni Anadolu Matbaası 'nı kurar. Ayrıca ''Yeni Anadolu Gazetesi" ile
"Terbiye Postası" Dergisini çıkartarak Ankara'da kazandığı
birikimlerini tatbik etme imkanı bulur. 1934 yılında Ankara’ya tekrara
dönmek zorunda kalır.1940 yılına kadar Hâkimiyet-i
Milliye (1935'te Ulus adını
aldı)'de çalışmalarına devam ederek Yazı işleri Müdürlüğüne kadar yükselir. Bu
tarihte hükümetle arasındaki zıtlaşma yüzünden İstanbul'a yerleşmek zorunda
kalır.
İstanbul'da ilk olarak 1941
yılında Turgut Bayar'la birlikte Halk Gazetesi"ni çıkartır."Millet Dergisi" 1950'lere kadar
aktif bir mücadele verdikten sonra yayın hayatına son verir. içerikli
"Hakka Doğru" Dergisi ise 1952 yıllarına kadar yayın hayatını
sürdürür. Kutay çeşitli yayın organlarında da yazılar
yazmıştır. Ayrıca bir taraftan
kitap çalışmalarında bulunurken diğer taraftan da "Çağımız", "Tarih Konuşuyor", "Sohbetler" gibi dergileri
yayımlamıştır.
Tarih alanında yüzlerce kitap,
binlerce makaleye imza atmış olan Kutay, yeni eserler
yazmanın gayretiyle, İstanbul’da yaşamını sürdürmektedir.
Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu 13 Haziran 1900 tarihinde Manisa’da doğmuştur. Babası, Manisa müftüsü Hafız Mehmet Emin Efendi’nin (öl. 1904) oğlu Lütfullah Efendidir.( öl. 1904) Annesi ise Karaosmanzâde Hafız Halide Hanımdır. (öl. 1969)
Fevzi Lütfi Manisa Süleyman Paşa İlkokulunu ve Manisa İdâdisini bitirdi. Daha sonra İzmir Sultanisinden mezun olup Halkalı Yüksek Ziraat Mektebine girdi.(1918) ve 1922’de bu okulu da başarıyla tamamlayıp diplomasını aldı. Fevzi Lütfi, o dönem için oldukça iyi bir tahsil hayatı geçirmesine rağmen, herhangi bir memuriyette bulunmadı. Bir aralık Hukuk Fakültesine devam etti ise de, İstiklâl Mahkemesine sevk edilmesi sebebiyle okuldan uzaklaştırıldı. Fevzi Lütfi Ziraat Mektebini bitirmişti, ama O, okuyup yazmaktan zevk alıyordu, edebiyata meraklıydı. İlk olarak Dergah ve Yeni Mecmua dergilerinde kısa hikâye ve roman eleştirileri yayınlandı (1921-1923). Dergah dergisi Fevzi Lütfi’nin edebi formasyonuna bir hayli etkili oldu. Bu arada, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim gibi ünlü şairlerle tanıştı ve dost oldu. Bu dergilerin dışında, Resimli Gazete ve Son Telgraf gazetelerinde gündelik ve politik konularda yazıları yayınlandı (1923-1924). Bir süre sonra sahibi olduğu Son Telgraf gazetesi, 6 Mart 1925’te Sıkıyönetim Kanunu gereğince kapatıldı. Kendisi de, yazılarıyla Şeyh Said’i isyana teşvik ettiği gerekçesiyle tutuklanarak 22 Haziran 1925’te Şark İstiklâl Mahkemesine sevk edildi. Elazığ Şark İstiklâl Mahkemesinde yargılandı (11 Ağustos 1925) ve yaklaşık üç ay süren tutuklama devresinden sonra suçsuz görülerek 13 Eylül 1925’te serbest bırakıldı. Elazığ’dan döndükten sonra gazeteciliği bıraktı.
Fevzi Lütfi’nin hitabeti düzgündü, güzel konuşur, karşısındakileri etkilerdi. Türk Edebiyatını çok iyi bilirdi. Ahmet Haşim, Halide Edip ve Yakup Kadri hakkında Manisa Halkevinde konferanslar verdi. O, kooperatifçilikle de ilgilenmiş, 1944’te İzmir İncir ve Üzüm Tarım Satış Kooperatifleri asbaşkanlığı yapmıştır.
Fevzi Lütfi 1945’te Vatan gazetesindeki yazılarıyla CHP yönetimine muhalefet etmiştir. Türkiye’de çok partili hayata geçilmesiyle birlikte DP’ye katılmış ve 1950 seçimlerinde Manisa Milletvekili olmuştur. Ayrıca I. ve II. Menderes hükümetlerinde Devlet ve İçişleri Bakanlığı görevlerinde bulunmuştur. 1954 seçimlerinde yine Manisa’dan 10. dönem DP Milletvekili seçilmiştir. Bu arada, Fevzi Lütfi ile Menderes siyasi yaklaşımlarındaki farklılıklardan dolayı anlaşmazlığa düştüler. “6-7 Eylül 1955” hadiseleri ve “İspat Hakkı” davası Fevzi Lütfi ile Menderes’in arasını iyice açtı. Bu gelişmeler üzerine, Fevzi Lütfi dokuz arkadaşıyla birlikte DP’den ihraç edildi (14 Ekim 1955). Fevzi Lütfi DP’den çıkarılan veya istifa eden arkadaşlarıyla birlikte 20 Aralık 1955’te HP’ yi kurdu. HP, teşkilatlanmasını tamamlayamaması ve yeterli propaganda yapamaması gibi nedenlerle 1957 seçimlerinde başarılı olamadı. Sadece aydınların ilgi gösterdiği bir parti konumuna gelen HP, 1958’deki son kongresinde CHP’ye iltihak etti. Fevzi Lütfi, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Kurucu Meclise seçildi. 1961 seçimlerinde 12. dönem CHP Manisa milletvekili oldu. CHP yöneticileri ile anlaşmazlığa düşünce 4 Mart 1962’de milletvekilliğinden ve partisinden istifa etti.
Fevzi Lütfi siyasetten ayrıldıktan sonraki hayatını Salihli ve İzmir’de geçirdi. AP genel başkanı Süleyman Demirel’in davetlisi olarak gittiği Ankara’daki kongreyi izledikten sonra döndüğü otelinde, 21 Ekim 1978’de öldü. Cenazesi İzmir’e getirilerek Karşıyaka Soğukkuyu mezarlığında toprağa verildi.
Araştırmaya konu olan 1927-1938 yılları arası İl Manisa Meclis-i Umumi Zabıtları’dır. Bu zabıtlarda yapılan incelemeler sonucunda, Manisa’nın siyasi, iktisadi, sağlık, sosyal ve kültürel hayatı ele alınmıştır. Bu döneme ait 1927, 1929, 1930, 1934, 1935, 1936, 1937, 1938 yılı Meclis-i Umumi Zabıtları değerlendirmeye alınmış, 1928, 1931, 1932, 1933 zabıtlarına ulaşılamamıştır. 1932 yılına ait bilgilerin bazıları 1932 Manisa İl Yıllığı’ndan temin edilmiştir.
Yapılan inceleme sonucunda Manisa’nın bu dönemine ait durumu ve gelişim süreci ilmî metotlarla incelemeye alınmış ve şehrin gelişimi ortaya konmaya çalışılmıştır.
İnsanlar birlikte yaşamaya başladıkları dönemlerde itibaren düzenin ve güvenliğin sağlanması amacıyla bir takım kurallar ortaya koymuşlardır. Bu kuralları da kurmuş oldukları teşkilâtlar vasıtasıyla korumaya çalışmışlardır. Genel anlamda polis adı verilen bu müessesenin ülkemizde modern manada ilk temellerin atılması (1845), Tanzimatla birlikte başlayan modernleşme sürecine dayanır.
Milli Mücadele dönemine kadar yasal bir zemine oturtularak, günün gelişen ihtiyaçlarına cevap verebilecek konuma getirilmeye çalışılan Türk Polis Teşkilâtı I.Dünya Savaşı nedeniyle bir süre sahipsiz kalmıştır.
Cumhuriyetin ilanından günümüze kadar olan süreçte Türk Emniyet Teşkilâtı süratle gelişmesini tamamlayarak bu gün oldukça iyi bir seviyeye gelmiş bulunmaktadır. Ancak 21.yüzyılda Polis Teşkilâtının çağın ve toplumun ihtiyaçlarına daha uygun hale getirilmesi için yeniden yapılandırılmasına gereksinim duyulmaktadır. Bunun için öncelikle bu tezde Türk Polis Teşkilâtının geçirdiği aşamaları ortaya koyarak geleceğe ışık tutmaya çalışmıştır.
Bu çalışma giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, Polis Kavramı, Osmanlı Devletinde Asayiş ve Polis Teşkilâtı, Birinci Bölümde; Milli Mücadele Döneminde asayiş durumu ve polis teşkilâtı, İkinci Bölümde; Cumhuriyetin Kuruluşundan 1938 yılına kadar olan süreçte Polis Teşkilâtında meydana gelen gelişmeler ile yapılan kanuni düzenlemeler belgelerle ele alınmıştır.
Bu çalışmayla, Manisa Vilayeti Cumhuriyet döneminde (1928-1933) birçok yönden ele alınıp incelenmeye alınmıştır.
“Cumhuriyet Döneminde Manisa Vilayeti (1928-1933)” adlı bu çalışma yedi bölümden oluşmuştur. 1. bölümde bahsedilen dönemin nüfus ve idare yapısı incelenmiş, valiler, kaymakamlar ve müdürler ele alınmıştır. 2. bölümde Manisa’da S.C.F. ve Menemen olayı işlenmiştir. 3. bölümde bölge için önemli olan zirai faaliyetler ve sanayi, Manisa’da yeni kurulan bankalar ele alınmıştır. 4. bölümde sağlık ve güvenlik, 6. bölümde eğitim ve kültür ile ilgili faaliyetler işlenmeye çalışılmıştır. Bu faaliyetlerden en önemlileri ise, kuşkusuz; harf inkılabının hemen ardından kurulan Millet Mektepleri ve Manisa’da henüz kapanmamış olan Türkocağı’dır. 7. ve son bölümde ise sosyal ve sportif faaliyetleri içermektedir. O yıllar, Manisa Vilayetinde geleneksel ata sporu olan güreşin önemini kaybedip, modern spor dalları olan futbol, basketbol, bisiklet yarışlarının yeşermeye başladığı yıllardır.
Çalışmamızın asıl kaynağını dönemin İzmir basını oluşturmuştur. Bunlar; başta Anadolu gazeteli olmak üzere Hizmet ve Yeni Asır gazeteleridir.
İkinci Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte basın hayatında da bir hareketlilik başlamıştır. Bu hareketliliğin sebebi, basın üzerindeki denetimin azalması idi. Denetimin azalması ile birlikte gazete ve dergilerin sayısı da artmıştı.
Hikmet Dergisi’de böyle bir ortam içersinde yayın hayatına başlamıştır.İmtiyaz sahibi ve semuharriri Ahmet Hilmi, Hikmet’i muhalefet ekseninde oluşturmayarak, doğruların aktarılmasına araç olarak çıkarılmıştır.
Hikmet Dergisi İttihad-ı İslam düşüncesinin savunulduğu bir dergi olmakla birlikte; Osmanlı birliği içinde Türk unsurunun ezici ve baskı unsuru olacak bir duruma getirmemek şartıyla kültür milliyetçiliğinin de savunulduğu bir dergi konumunda idi.
Hikmet muhalefet ekseninde yapmaktaydı. Fakat İttihat ve Terakki’ninde yaptığı bütün işlere taraftar değildi. Özellikle hükümetin dış politikasını oluşturan tarafsızlık siyasetini eleştirmiştir.
Hikmet Dergisi, Yalnız Türkiye için değil, bütün İslam alemine seslenen bir niteliğe sahip idi.
Hikmet Dergisi, dönemin sosyal olaylarına da değinerek halkın ahlaken iyi bir yapıya kavuşmasını amaçlamıştır. Özellikle çocukların yetişmesi konusunda dikkatli olunmasını istemiştir.
Hikmet Dergisi dönemin sosyal , siyasi ve ekonomik olaylarına bakış tarzıyla , ortaya koyduğu fikirleriyle dönemin basın hayatında önemli bir yer tutmuştur.
11.Yüzyılın sonun da kurulan ve 12.yüzyılın sonlarına doğru yıkılan Dânişmendliler Anadolu tarihinin yüzyıla yakın bir zaman dilimini işgal etmiştir. Ancak Anadolu Selçukluları’na kadar önemli olan bu devletin müstakil bir siyasi tarihi ele alınıp yazılmamıştır.
Eser üç ana bölümden ve girişten oluşmuştur. Giriş bölümünde Dânişmend kelimesi hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca Anadolu’ya yapılan ilk akınlar Malazgirt savaşı ve sonra olaylara değinilmiştir. Bölümün son konusu olarak Dânişmend-nâme hakkında bilgi verilmiştir.
Birinci bölümde; Dânişmendliler’in Menşei hakkında bilgi verilerek; onların nereden geldiği, soylarının kimlere dayandığı hakkında bilgi verilmiştir.
İkinci bölümde; Dânişmendliler’in siyasi tarihi hakkında bilgi verilmiştir. B bölümde Dânişmend Ahmed Gazi, Melik Emir Gazi, Melik Muhammed döneminde yapılan olaylar hakkında bilgi verildikten sonra Dânişmendliler’in yıkılışı anlatılmıştır.
Son bölümde ise; Dânişmendliler’in mimari özellikleri ile diğer bazı olaylar belirtilmiştir.
II. Meşrutiyet Türk tarihinin en hareketli olduğu dönemdir. Bu dönemde daha önce yaşanmamış siyasi, sosyal, kültürel ve ideolojik bir özgürlük vardı.
Bu özgürlük basınla ve ideolojik yaşamda bir patlamaya yol açmış bununla birlikte siyasi yaşamda bir düzen oluşturamamıştır. Bu dönemde Osmanlı Devletinde birçok dergi ve gazete basılmaya başlanmıştır.
Gazeteciler ve entelektüeller
halkı aydınlatmak için "demokrasi, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik"
hakkında yüzlerce makale yazmışlardır.
Tüm bu faaliyetlere rağmen gazeteciler ve entelektüeller arasında ortak bir kavram birliği yoktur. Gazeteciler ve entelektüeller "Türkçülük, Yenileşme, Batıcılık, Osmanlıcılık ve İslamcılık" konularında olduğu gibi siyasi, ekonomik ve sosyal ilişkiler ile ilgili farklı düşüncelere sahiptiler.
Zamanla bu anlaşmazlık hükümet ve kamu hayatı arasında bir ihtilafa sebep olmuştur. II. Meşrutiyet döneminde ortaya çıkan olaylar sadece bu zamanı değil, daha sonraki yılları da etkilemiştir.
Bu yüzden II. Meşrutiyet
döneminin birçok tezahürü genç Türk Cumhuriyeti’nde görülebilir. Sonuç
olarak, bu günün meselesini çözmek için II. Meşrutiyet dönemini iyi bir şekilde
bilmek gerekmektedir.
Dergiler, tarihi araştırmalar için birinci el kaynaklardan birisidir. Çünkü onlardan direk olarak dönemin olayları hakkında önemli bilgileri temin edilebilmektedir. Bu bağlamda tezde II. Meşrutiyet döneminin en önemli dergilerinden birisi olan "Resimli Kitab Dergisi" incelenmiştir.
Ayrıca derginin yazarları Osmanlı toplumunun çok meşhur ve bilinen entelektüelleriydi. Bu dergi sosyal, siyasi ve kültürel konular hakkında birçok makaleyi içermektedir. Bunlara ek olarak Meşrutiyet dönemini tasvir eden birçok orijinal resim ve fotoğrafa sahiptir.
Sonuç olarak amaç bu önemli
dergiyi sosyal bilim araştırmacılarına tanıtmaktır.
Anadolu’da yaşayan topluluklar ister istemez denizcilikle ilgilenmek zorundaydı. Dolayısıyla deniz toplulukların ekonomik ve siyasi yaşamlarını etkileyen en önemli unsurlardan biri olmuştur.
1071 Malazgirt zaferi ile Anadolu’yu yurt edinmeye başlayan Türkler de denizciliğin önemini kavramışlardı.
Bu doğrultuda denizcilik ile ilgili faaliyetlerini devlet politikasına paralel tutan ve geliştiren Çaka Bey ve Süleyman Şah olmuştur.
Ancak yeni gelişmekte olan Türk denizciliği batı dünyasının gerçekleştirdiği Haçlı Seferleri sonucu yaklaşık 200 yıl duraklama dönemi geçirmiştir. Bu duraklama dönemi doğu, 1300 'lerin başında Anadolu Beyliklerinin ortaya çıkması ile beraber Türk denizciliği yeniden gelişerek batıya rakip olarak ortaya çıkmıştır.
Nihayet 14. Yüzyılda Anadolu beyliklerinin çoğunu hakimiyeti altına alan Osmanlı Devleti bundan sonra Türk denizciliğini büyük bir güç haline getirmiştir.
Osmanlılar ile Karamanoğulları arasındaki dostluk, 1354 tarihinde Ankara’nın fethedilmesiyle biraz bozulur gibi olduysa da, 1386 Osmanlı-Karamanoğulları savaşına kadar devam etti.
Bu tarihten sonra, Osmanlı’nın hakimiyeti Anadolu’da daha fazla hissedilmeye başlandı. Karamanoğlu Beyliği’ne son veren Yıldırım Beyazid’in 1402’de Timur’a yenilmesinden sonra, beyliklerini tekrar kuran Karamanoğulları, Osmanlılar ile pek çok savaş ve anlaşmalar yapmıştır.
Bu anlaşmaları her defasında bozarak, pek çoğu doğu ve batı ülkesiyle birlikte Osmanlılar’a düşmanlıklarını sürdüren Karamanoğulları, yine de başarı gösterememişler ve 1482’de yıkılmışlardır.
Bu çalışmada Turgutlu’nun siyasi, iktisadi, sağlık, sosyal ve kültürel haatı ele alınmıştır.
Araştırmada döneme ait 1923, 1924, 1925, 1926, 1931, 1932 yılları Turgutlu Belediye meclis zabıtlarından yararlanılmıştır. Bunun dışında salnameler, istatistikler ve basındaki incelemelerle desteklenmiştir.
Yapılan inceleme sonucunda Turgutlu’nun bu döneme ait durumu ve gelişim süreci ilmi metotlarla incelemeye alınmış ilçenin gelişimi ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Osmanlı Devleti üç kıtaya yayılmış ve içerisinde bir çok din, dil, ırk, millet gruplarını bir arada barındıran bir devletti. Osmanlı Devletinin 18. ve 19. yüzyıllarda batıya karşı siyasal sosyal ve bilimsel alanda geride kalması ve batıda oluşan fikir hareketleri ve milliyetçilik akımının çok uluslu Osmanlı Devletini etkilememesi beklenemezdi.
Özellikle Balkanlarda başlayan milliyetçilik akımı gayrimüslim Balkan uluslarının Osmanlı’dan ayrılma fikir hareketlerini doğurdu. Batıdan gelen fikir hareketleri ise Osmanlı Türk aydınlarından Osmanlı Devletini batı seviyesine yükseltmek ve Osmanlı Devletini bir arada tutmak çabasını amaçlayan fikir hareketlerini oluşturdu. Türk aydınlarını Osmanlı’nın kurtuluşu için genel düşünceleri ise Meşrutiyet idi.
Bu çalışmanın amacı II:Meşrutiyet öncesi ve sonrasında Makedonya’daki siyasal, sosyal ve fikri hareketleri incelemektir. Bu konu içerisinde geçen Makedonya sorunu, Jön Türkler, fikir hareketleri, İttihat ve Terakki, II.Meşrutiyet gibi konular birçok araştırmacının ele aldığı konulardır. Burada amaçlanan en önemli husus bu gelişmelerin bir arada ele alınarak Makedonya sorununu oluşturduğu şartlar içerisinde; Makedonya’nın neden hem ayrılıkçı fikir ve çete hareketlerine hem de Osmanlı fikir hareketlerine ve İttihat ve Terakki’ye merkez güç olma noktasında Makedonya’nın Türk demokrasi hayatındaki önemi aktarmaktadır.
Konu hakkındaki araştırma üç bölümden oluşmaktadır;
Birinci bölümde; Makedonya hakkında genel bilgiler verilmektedir.
İkinci bölümde; Ayestefanos antlaşması ile 1908 arasındaki Makedonya’daki ayrılıkçı propaganda faaliyetleri, çetecilik hareketleri, reform programları konuları hakkında bilgi verilmektedir.
Üçüncü bölümde; Osmanlı Devletindeki fikir hareketleri, Jön Türklerin Balkanlarda yapılaşması ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin Meşrutiyet dönemindeki faaliyetleri hakkında bilgiler verilmiştir.
Sonuç bölümünde ise; konunun genel bir değerlendirmesi yapılarak Makedonya’nın Türk demokrasi tarihindeki rolü hakkında kısa bir şekilde görüşlere yer verilmiştir.
Şer’iyye sicilleri XV. Asrın yarısından XX. Asrın ilk çeyreğine kadar Osmanlı tarihinin muhtelif devirlerindeki hukuki, iktisadi, dini, askeri ve idari yapısını açıklayıcı temel kaynaklardır.
Şer’iyye sicilleri Kadı ve Naiblerin mahkemelerde Hüccet, İlâm, Maruz, Mürasele şeklinde kaydettikleri hükümleri kaza, kasaba ve köylerde olan önemli olaylara dair kayıtları ihtiva etmektedirler. Bu belgelerin tahriften korunması için mahkemelerde sicil defteri bulunurdu.
Çalışmada Şer’iyye sicilleri hakkında bilgi, 382 Numaralı Şer’iyye sicil defterinin tanımı, deftere ve konulara ait özellikler sicilin yazıldığı, olayların geçtiği Demirci kazası hakkında değerlendirme, hükümlerin özeti ve hükümlerin konulara göre tasnifi yapılmıştır.
Şer’iyye sicilleri ile ilgili yazılmış olan bazı eserlerde teze eklenmiştir.
Saruhan Sancağı’na tabi Demirci’de tutulan 382 Numaralı Şer’iyye Sicil Defterinden yararlanarak Osmanlı Devletinin 1898-1901 yıllarına ait sosyal, kültürel, ekonomik, hukuki ve siyasi bakımdan bilgi sahibi olabiliriz.
Şer’iyye sicilindeki konular bir kaza idaresinde meydana gelebilecek her türlü olay ve düzenlemeler ile tarihi gerçekleri kapsar.
Metin Transkribin yer aldığı son bölümde, transkirib orijinaline bağlı kalınarak titizlikle yapılmıştır.
382 Numaralı Şer’iyye Sicilinde konular gündelik hayatta karşılaşılabilecek olayları kapsamaktadır. 382 Numaralı defterde 111 dava kaydı bulunmaktadır. Davalar konularına göre ayrıldığında en fazla alacak-verecek davası ortaya çıkmaktadır. Diğer konular da gündelik hayatın içinde olanlardır.
Metin Transkiribi aslına sadık kalınarak yapılmıştır. Bu günkü dilde bazı sözcükler değişikliğe uğramıştır. Bu sözcüklerin bazıları; Timurci, Yiğirmi, Ayişe…
Özel adlar ile yer adlarının değişikliğe uğramış, bazı köyler de farklı ilçe sınırları içinde kalmıştır.
Bu çalışmada, şu iki akımın ortaya çıkışı, tarihsel gelişimi ve günümüzdeki yankıları işlenmektedir. 1-İslam’ın ilk döneminden, günümüze kadar devam eden İslami tecdid hareketleri, 2-Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında, yani Tanzimat devrinde ortaya çıkan, Meşrutiyetle karakteri belirginleşen ve Cumhuriyet Türkiye’sinde devam eden Türk damgalı İslamcılık düşüncesi.
Tecdid hareketleri, İslam’ın ilk dönemlerinde İslam’ı hurafe, bi’dat ve hezeyanlardan kurtarıp onu ilk indiği zamanki haline döndürmek ve gerçek İslam’ı gün ışığına çıkarmak amacıyla ortaya çıkmıştır. İslam dünyasının Modern Batı ile karşılaşmasıyla tecdid hareketleri yeni bir karakter kazanmıştır. Buna bağlı olarak İslami ihya hareketlerinin iki uğraş alanı belirmiştir. Birinci uğraş alanı, ilk dönem ihya hareketlerinde de görüldüğü gibi, İslam’ı hurafe, bid’at, uydurma ve hezeyanlardan kurtarıp, saf ve öz şekliyle İslam’ı ortaya koymaktır; ikinci uğraş alanı ise İslam’ı modern gelişmelere göre yorumlamak ve Batı’nın İslam’la ilgili iddialarına cevap vermektir. Tecdid temsilcilerinin çoğu bu amacı gerçekleştirmek için şu yöntemde birleşirler. Gerçek İslam’ı keşfetmek ve anlamak için, Kur’an ve Sahih Sünnete dönülmelidir. Akıl-vahiy bütünlüğü esas alınarak, ilmi faaliyet benimsenmelidir.
Literatüre İslamcılık terminolojisiyle geçen fikrî akımın Tanzimat dönemindeki ilk teşekkülü, Osmanlı İmparatorluğu’nu gerileyiş ve çöküntüden kurtarma arayışının bir ürünüdür. Bazı farklılıklarla birlikte İslamcılık, özellikle II. Meşrutiyet olmak Meşrutiyet devrinde, belirginleşerek net bir şekil almış ve Cumhuriyet Türkiye’sinde de devam ederek günümüze kadar ulaşmıştır. İslamcı aydınlar, İslam dünyasındaki gerilemenin sebepleri üzerinde yoğunlaşıp, çözüm önerileri sunmuşlardır. Onlar, Batı’lı aydınların sürekli olarak gündeme getirdikleri, “İslam dünyasındaki gerilemenin temel amili İslam dinidir” şeklindeki iddiayı yanlış bulmuş ve bu iddiayı çürütmek istemişlerdir. Onlara göre, İslam gelişmeye ve ilerlemeye engel bir din değildir. İslam adına yaşanılan uydurma, bid’at ve gelenek dinidir. O halde İslam dünyasının tekrar canlanıp ilerlemesi için, Kur’an ve Sahih Sünnete dönülmelidir. Taklitten sakınılmalı, içtihat kurumu işletilmelidir.
Tecdid ve İslamcılık düşüncesindeki fikri mirasın tezahürleri, günümüz Türkiye’sinde Yaşar Nuri Öztürk’te belirginleşmektedir. Başka bir deyişle, Öztürk’ün İslami sunumunda hem ihtiyacı özellikleri hem de Türk damgalı İslamcılık düşüncesinin karakterleri bulunmaktadır. Öztürk, İslam dünyasının geri kalmasının nedenini Kur’an ile olan bağlantıların kesilmesinde görmektedir. O, kendi ihya hareketine “yeniden yapılanma ve Kur’an’a dönüş” demektedir. Kur’an’a dönüşten kastı Kur’an’daki İslam’dır. O’na göre, İslam dininin temel kaynağı Kur’an’dır. İslam’a tüm kavram, kurum, kabul ve kişiler Kur’an’ın denetiminden yeniden gözden geçirilmelidir. İslam ilk indiği şekliyle ortaya getirilmelidir. Böylece, İslam ve insanlık dünyası İslam’ın vereceği değerlerle tanışabilir.
Cumhuriyet’in kuruluşundan 1945 yılına kadar Türkiye tek partili bir sistemle yönetilmiş. II. Dünya Savaşını demokrasi ile yöneten ülkelerin kazanması ile birlikte soğuk savaş dönemi başlamış ve dünya bir kutuplaşmaya doğru gitmiştir.
Türkiye’de dünyadaki gelişmelerin ve iç şartların etkisiyle demokrasiye geçiş sürecini başlatmış, batı bloğuna kayma sürecini hızlandırmış ve 1946 yılında çok partili siyasal yaşama geçmiştir. 21 Temmuz 1946’da açık oy-gizli tasnif usulüyle yapılan tartışmalı seçimler sonrasında tek partili bir sistem yanlısı Recep Peker’in Başbakanlığa getirilmesi iktidar-muhalefet ilişkilerini bozmuş, siyasi yaşam gergin bir ortama sürüklenmiştir. Muhalefet seçim kanunu ve antidemokratik kanun ve uygulamalara son verilmesi için, Peker hükümetiyle mücadele etmek zorunda kalmış, bu arada Cumhurbaşkanı İnönü mevcut siyasal gerginliği yumuşatmak için 12 Temmuz Beyannamesini yayınlamış ve bir müddet sonra Peker’in yerine Hasan Saka’yı Başbakanlığa getirmiştir.
Hasan Saka Hükümeti ortalama bir yol tutmayı savunan partililerden kurulmuştu. Saka Hükümetinin kuruluşundan sonra iktidar-muhalefet yakınlaşması kısmen gerçekleşmiştir. Yeni hükümetten Seçim Kanunu’nun demokratik şartlara uygun hale getirilmesi, antidemokratik kanunların ayıklanması, aşırı sağ ve sol cereyanlara karşı tedbir alınması yönünde beklentiler vardır. Hükümet bu hususlarda kısmen bir liberalleşme sağladıysa da muhalefeti pek tatmin etmemiştir. Hasan Saka Hükümeti döneminde gerçekleştirilen en önemli hususlardan birisi CHP Yedinci Kurultayı’nın toplanarak, CHP’sini çok partili hayata uygun demokratik bir yapıya kavuşturmasıdır. Bu kurultayda CHP’ni demokratik bir yapıya sokma gayretlerinin yanı sıra devletçilik ve laiklik ilkeleri de yeniden ele alınarak tanımlanmış, partinin savaş yıllarında çeşitli girişimleriyle kendisinden soğuttuğu sınıfları yeniden kazanmak için önemli çabalar sarf etmiş ve bu konuda kararlar almıştır.
Hasan Saka Hükümeti, Türkiye’nin savaş yıllarından beri kötüleşen ekonomik problemlerinin biriktiği ve ülkeyi çok partili siyasal hayata geçişe hazırlama döneminde işbaşına gelmişti. Ancak Saka Hükümeti CHP içindeki aşırıların baskısı ve muhalefetin şiddetli taarruzları arasında sıkışıp kalmış olduğundan, oldukça yıpranmış, iktidarı döneminde bütün bu sorunların üstesinden gelememiş ve sonunda istifa etmiştir.
Türkiye Cumhuriyetinin siyaset yaşamında kesintisiz bir demokratik gelişme olmamıştır. Zaman zaman Silahlı Kuvvetlerin ülke yönetimine el koyduğu görülür. İlk askeri müdahale 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti döneminde, 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşmiştir. Bundan sonra ülkede 27 Mayısçıların faaliyetleriyle demokrasiye hayat verilmiştir. Ancak 27 Mayısçıların yaptığı değişme ve gelişmeler bazı kesimlerce yeterli görülmemiştir. Bunlardan biri olan Albay Talât Aydemir’dir. Aydemir 22 Şubat 1962 ve 20-21 Mayıs 1963’te iki darbe girişiminde bulunmuştur.
Eldeki çalışma; giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde Türkiye’nin siyasal yaşam ile ordu arasındaki ilişkileri anlatılmıştır. Özellikle 1950-1960 yılları arasında ordu-siyaset ilişkileri belirtilerek 27 Mayıs Darbesinin sebepleri üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde Albay Talât Aydemir’in hayatı hakkında bilgi verilmiş ve ilk darbe girişimi öncesi Türkiye’nin siyasi yaşantısı aktarılmıştır. Bu dönemdeki siyasal yaşamda Aydemir’in yaptığı faaliyetler belirtilmiştir. Albay Talât Aydemir’in ilk darbe girişimine (22 Şubat) ikinci bölümde yer verilmiştir. Bu darbe girişimini hazırlayan gelişmeler üzerinde durularak olayın nasıl cereyan ettiği, Türkiye ve Avrupa kamuoyunda nasıl yankılar uyandırdığı anlatılmıştır. Üçüncü bölümde Albay Talât Aydemir’in ikinci darbe girişimi (20-21 Mayıs) hakkında bilgi verilmiştir. İkinci darbenin sebepleri, oluşumu ve olay sonrası Türkiye’deki gelişmeler anlatılmıştır. Dördüncü bölümde darbeyi gerçekleştiren Albay Talât Aydemir ve arkadaşlarının, darbeye katılan Kara Harp Okulu öğrencilerinin yargılanmaları, duruşmalar şeklinde verilmiştir. Darbeye katılanlar ve darbeyi gerçekleştirenlerin savcının iddianamesine karşılık ilgili savunmaları b bölümde yer almıştır. Yargılamalar sonrası yaşanan gelişmelere de değinilmiştir. Olayı yaşayanların bugünkü konumları aktarılmaya çalışılmıştır.
Çalışmada özellikle 1962, 1963 ve 1964 yıllarına ait dönemin gazeteleri dikkate alınmıştır. Aydemir’in iki darbe girişimini yorumlayan makalelere yer verilmiştir.
I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ortanca oğlu olarak 1190 yılı civarında dünyaya gelen I. Alaeddin Keykubat , 1220 yılında Anadolu Selçuklu Devleti tahtına oturdu.
Alaeddin Keykubat ülkeyi ticari yönden geliştirebilmek için Akdeniz ve Karadeniz bölgelerine seferler tertip etti. Güney- Kuzey ticaret yolunu kontrol altına aldı. Anadolu’da iç huzuru sağlamak adına itaati kabul etmeyen Mengücekler, Artuklar gibi beylikler üzerine yürüyerek, memleketin bu bölümlerinde huzuru sağladı. Ülke bütünlüğünü tehdit eden Celaleddin Harzemşah’ı 10 Ağustos 1320 yılında Yassı Çimen mevkiinde büyük bir yenilgiye uğrattı. Harzemşahlar devletinin ortadan kalkması Anadolu Selçuklu Devleti ile Moğollar2 karşı karşıya getirdi. Bundan sonra Moğolların Anadolu’ya yönelik akınları söz konusu oldu. Moğollarla yapılan mücadeleler ve keşif hareketleri sonucunda Moğolları Anadolu’ya, Gürciler’in sevk ettiği anlaşıldı. Gürcüler üzerine sefer yapıldı. Gürcü kraliçesi itaatini arz etti
Ardından Eyyubi’lerin elinde harap duruma düşen Ahlat alındı. Eyyubiler bu bölgenin Selçukluların eline geçmesini kabullenemediler. Alaeddin Keykubat’a karşı cephe oluşturdular. 1324 yılında Harput önlerinde yapılan savaşta Eyyubiler’i savaşa uğratan Sultan, Eyyubi Seferinin ikinci safhasını başlatmak için ordusunu , 1237 yılında Kayseri’nin Meşhed Ovasında topladı. Bu arada aynı yılın Ramazan ayında Kayseri, Alaeddin Keykubat’a sulh için gelen elçilerle doldu . Bunlar arasında Eyyubi, Moğol ve Halifelik elçileri de vardı. Sultan Kayseri’de elçiler için bir ziyafet düzenletti. Bu ziyafette ikram edilen kuş etini yiyince rahatsızlandı ve 31 Mayıs 1237 yılında vefat etti
Bu dönem Anadolu’nun hızla Türkleştiği, sınırların genişlediği, ticari ve kültürel faaliyetlerin önem kazandığı bir devir olarak Anadolu Selçuklu tarihinde iz bırakmıştır.
“II.Meşrutiyet’in Bursa’daki Yansımaları” tezi II.Meşrutiyet dönemi Bursa’sı üzerine bir çalışmadır. Tezde II.Meşrutiyet’in ilanının Bursa’nın siyasi, sosyal, kültür ve ekonomik hayatı üzerine ne gibi etkiler yaptığı ortaya konulmuştur.
Bursa şehri meşrutiyeti heyecanla karşılamış ve Bursa siyasi hayatı hareketlenmiştir. Parti şubeleri açılarak dernekler kurulmuş şirketler faaliyet göstermeye başlamıştır.
İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve itilaf Fırkası arasındaki mücadele başkentin hemen yanındaki bu önemli şehirde de yaşanmıştır. Seçimler, yolsuzluklar, kadrolaşmalar ve propagandalar Bursa siyasetinin de bir parçası olmuştur.
Sivil toplum örgütlerinin kurulmasıyla, konferanslar paneller, tiyatro gösterileri gibi halkın birebir katılımıyla gerçekleşen sosyal faaliyetlerde artış gözlenmiştir.
Meşrutiyet döneminde bir çok gazete ve mecmua yayın hayatına atılmış, bunların bir kısmı İttihat ve Terakki’nin tek başına iktidar olduğu dönemde kapansa da matbuat sektörü siyasi ve kültürel olayların içinde olmaya ve yön vermeye devam etmiştir.
Ekonomik alandaki canlanma, sürekli savaş halinde bulunulmasından dolayı çok fazla olmamakla birlikte dönemin önemli özelliklerinden birini oluşturmuştur.
Türkiye’de kolluğun tarihsel gelişimi incelendiği zaman adli ve İdari görevlerin ayrı bir yapılanmaya gidilmeksizin tek bir kolluk kuvveti tarafından yapılmış olduğu görülmektedir. Yani, sözü edilen adli görev ve yetkiler, idari görevleri de yapmakla yetkili olan genel kolluk kuvvetleri tarafından bu güne kadar yürütülmüştür.
Avrupa Birliği’ne giriş süreci içerisindeki ülkemizde 10 yılı aşkın bir zamandır, adli görev ve yetkilerinin ayrı bir teşkilat tarafından yürütülmesi yada genel kolluk kuvvetlerinden ayrılmış bir bölüm tarafından yapılması konusu tartışılmaktadır. Ayrıca, bu tartışmalar çerçevesinde yeni kurulacak teşkilatın Cumhuriyet Savcılıklarına bağlanması konusu da gündemdedir. B konuda yapılacak düzenlemenin şekli, mevzuat değişiklikleri ve uygulama esasları konusunda ise henüz kesin bir fikir ortaya çıkmamıştır.
Bu tezde; Fransa’daki uygulamasıyla adli kolluk görev ve yetkileri incelenmiştir. Ayrıca Cumhuriyetin ilanından sonra Alman hukuk sisteminden esinlenerek ülkemizde uygulamaya geçirilen Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda Cumhuriyet Savcılarına ve onun muavini sıfatıyla zabıta makam ve memurlarına tanınan adli görev yetkileri incelenmiş ve mevzuattaki boşluklar, eksiklikler ve çelişkiler ortaya konulmuştur.
Ülkemizdeki mevcut genel kolluk teşkilatı (Jandarma-Polis)’nın, adli görevlerin ifasındaki uygulama usulleri değerlendirilmiş, ülkemizin ekonomik ve coğrafik koşulları dikkate alınarak ve Avrupa normlarına da uyularak en kısa sürede ve en uygun şekilde ülkemizde adli kolluk teşkilatı nasıl kurulur sorusu aydınlığa kavuşturulmaya çalışılmıştır.
Kuruluşu Paleolotik çağa kadar uzanan Urfa Şehri, Neolitik dönemle birlikte yerleşim yerlerinin ortaya çıkması ve bu zamandan sonra günümüze kadar her döneme ait mimari kalıntılara rastlanmış olması, bu şehrin mimarlık tarihi açısından zengin bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir.
Hıristiyanlığın yayılmaya başlamasıyla beraber, bu dine mensup kişilerin mimari tarzdaki yapıları, Türklerin şehri ele geçirmesiyle İslami mimarinin örneklerinin sergilendiği dini ve sivil yapıların şehrin dört bir tarafında yükseldiğini görmekteyiz. Bu mimari eserlerin zaman içerisinde doğal afetler ve savaşlar neticesinde tahrip edildikleri de yapılan araştırmalarla ortaya konulmuştur. Fakat yıkılan ve tahrip olan yapıların yerine hemen yenileri yapılmış, bu nedenle de eski dokudan günümüze de pek bir şey kalmamıştır.
Çalışmada mimari yapıların günümüzde mevcut yerleri, kitabelerde geçen inşa tarihleri veya onarım tarihleri ile mimari ve sanatsal özellikleri ve planları ortaya konulmuştur.
Saruhanoğulları Beyliği’nin kurucusu Saruhan Bey’dir. Babasının adı Alpağı’dır. Saruhan Bey’in atalarının Celaleddin Harzemşah’ın emirlerinden olduğu bilinmektedir. Saruhan Bey Manisa’yı alana kadar özellikle Selçuklu Devleti emrinde görev almıştır. 1300 yıllarından itibaren Manisa ve civarında faaliyet göstermeye başlamıştır. 1313-1345 yılları arasında beyliğin başında bulunmuştur. Ölümünden sonra oğlu İlyas Bey beyliğin başına geçmiştir. İlyas Bey 1346-1364 yılları arasında beylik yapmıştır.
İlyas Bey’in ölümüyle oğlu İshak Bey beyliğin başına geçti. 1364-1378 yılları arasında hüküm süren İshak Bey Manisa’nın Türk-İslam şehri olarak vücud bulmasını hızlandırmıştır. Onun döneminde Ulucamii, medrese, mevlevihane gibi önemli eserler inşa edilmiştir. Mevleviliğin Manisa’da sevilmesini sağlamıştır. Bu yüzden Çelebi kisvesiyle de anılmaktadır.
İshak Bey’in ölümüyle Beylik zayıflamaya başladı. Oğullarından Orhan Bey 1378/1390-1391 ve 1403/1404-1405 yılları arasında iki defa Bey’lik yaptı. Diğer oğlu Hızışah ise 1390-1391/1402 ve 1404-1405/1406 arasında Bey’lik yaptı. Çelebi Mehmed’e karşı mücadeleyi kaybederek, Manisa’da öldürüldü.
Hızırşah’tan sonra Bey’lik yapanlar, Yakub Çelebi, Budak Paşa oğlu Behçe ve İdris beyler, Hayreddin Çelebi, Ali Bey b. Saruhani, Yusuf Çelebi, Saruhan b. İshak’tır. Bu beyler son dönemde Manisa’nın farklı bölgelerinde mahalli beyler olarak görev yapmışlardır.
Osmanlı Sultanı II. Murad 827/1423-1424’de Manisa üzerine sefer düzenleyerek Saruhan Beyliği’ne son vermiştir.
Bu araştırmada tarihimizin en önemli olaylarından birisi olan Anadolu’nun fethedilerek vatan haline getirilmesi ve Müslüman Türklerin gayr-i Müslimlerle münasebetleri incelenmiştir.
Malazgirt Zaferi ile Anadolu kapıları Türklere açılmış, kısa sürede fethedilmiş, günümüze kadar Türk- İslam kültürünün yaşandığı coğrafya olma özelliğini korumuştur. Fetihlerden önce Bizans’ın hakimiyeti altındaki Anadolu’da gayr-i Müslim halk yaşıyordu. Halkın ağır vergilerden dolayı bunalması, mezhep ayrılığı yüzenden Ermenilere karşı uygulanan baskılar, toprak aristokrasisinin ortaya çıkması ve halkın ya topraksız yada toprak esiri durumuna gelmesi, kilisenin ahlaken çökmesi gibi nedenler fetihlere zemin hazırlamıştı. Emevîler ve Abbâsiler döneminden beri Müslümanların gayr-i Müslimlere karşı hoşgörülü tutumunu bilen Anadolu halkı, Türkleri kendilerini Bizans zulmünden kurtaracak bir güç olarak karşıladı. İlk fetih döneminde yaşanan kargaşadan sonra Türklerin yerleşik hayata geçmesiyle münasebetler artmış, Türklerin adil idaresini gören gayr-i Müslimler övgü dolu sözler söylemişlerdir. Yüzyıllarca bir arada yaşamalarından dolayı her iki taraf ta birbirinden etkilenmiştir. Selçukluların gayr-i Müslimleri inanç ve ibadetlerinde serbest bırakmalarına rağmen, İslam kültürünü yayan müesseselerin etkisi ve yapılan evlilikler sonucu ihtidalar meydana gelmiş, ancak bunlar genelde ferdi olmuştur.
Selçuklular döneminde gayr-i Müslimlerle münasebetlerde İslam hukukunun gene prensipleri aşağı-yukarı aynen uygulanmıştır. Gayr-i Müslimler İslam hukukunun kendilerine tanıdığı haklardan yararlanmışlar, bazı hukuki meselelerini kendi cemaat mahkemeleri aracılığı ile halletmişler, devlete karşı olan görevlerini de yerine getirmişlerdir.
Laiklik kavramının bilinmediği bir dönemde gayr-i Müslimlere karşı gösterilen hoşgörü ve tanınan haklar oldukça iler düzeydedir. Yapılan bu tezde amaç; bu dönemdeki Müslim gayr-i Müslim münasebetlerini irdelemek, günümüz dünyasının da yararlanabileceği tecrübe ve birikimleri ortaya koymaktır.
Araştırma konumuz olan Malumat-ı Edebiye iki ciltlik bir eserdir. Eserde edebiyat teorisi ve estetiğin çeşitli konuları üzerinde durulmakta ayrıca genel çizgileriyle de olsa edebiyat bilgileri verilmektedir.
Kitabın yazarları Köprülüzade Mehmet Fuad ve Şahabettin Süleyman’dır. Her iki yazar da Fecr-i Âti’nin kurucuları arasında yer alır. Yazarlarımız II. Meşrutiyet öncesi ve sonrasının önemli edebi simalarıdır.
Kitabın I. cildi 1912, II. cildi ise 1913 tarihinde basılmıştır. Kitabın I. cildi 360 sayfa, II. cildi 260 sayfadır.
Malumat-ı Edebiye’nin I. cildi 3 bölümden meydana gelir: 1)Nazım, 2)Eşkâl-i Nazım, 3)Kavâid-i Tahrir. II. cilt 12 bölümdür: 1)Tariften Evvel, 2)Sanat Nedir?, 3)Zevk Nedir?, 4)Hüzün Nedir?, 5)Taklit Meselesi, 6)Sanat ve Tarih, 7)Sanatın Vezaif-i İçtimaiyesi, 8)Ahlak ve Sanat, 9)Sanatta Tenkit, 10)Deha, 11)Şiir, 12)Enva-i Edebiye.
Kitap XX. yüzyıl başlarında Avrupaî anlayışla kurulan eğitim ve öğretim kurumlarından “Sultani” adı verilen lise seviyesindeki okullarda ders kitabı olarak okutulmak üzere hazırlanmıştır. Bu yüzden de eserin konularının belirlenmesinde Sultanîlerin ders programı esas alınmıştır. Programa uyma mecburiyeti yazarların konuları belirlemesinde tasarruflarını sınırlamış olmalıdır.
Malumat-ı Edebiye’nin muhtevası, devrin fikrî ve edebi durumunu göstermesi bakımından da bize önemli bilgiler verir. Edebiyat bilgileri dışında edebiyat teorisi, eleştirisi ve estetik konularında geniş açıklamaları ihtiva eder.
Malumat-ı Edebiye, bizde edebiyat bilgi ve teorileri açısından batı tarzının ilk örneği olan Talim-i Edebiyat’ın bir devamıdır. Malumat-ı Edebiye yazarları Talim-i Edebiyat’tan yararlanmışlar, onu kaynak olarak almışlardır, Recaizâde’den ve eserinden sık sık bahsetmişlerdir.
Malumat-ı Edebiye edebiyat teorisi, eleştirisi ve estetik konuları açısından Talim-i Edebiyat’tan farklıdır, kitabın batılı kaynakları da ondan zengindir. Kitapta batılı yazar ve düşünürlerin görüşlerine ayrıntılı bir şekilde yer verilmiş ve bu görüşlerin değerlendirilmesi yapılmıştır. Kitabın “Kaynaklar” kısmında Fransızca kaynakların orijinal adları verilmiş, kitabın önsözünde batıdaki son ilmi gelişmelerin takip edildiği belirtilmiştir. Yazarlarımız iyi bildikleri Fransızcaları sayesinde batılı kaynaklara ilk elden ulaşmışlardır.
Eserin bizim araştırmamız açısından önemi, edebî bilgilerin yanında batıdaki edebiyat teorileri, eleştirisi ve estetik hakkında çeşitli görüşleri ihtiva etmesidir. Eser, edebiyat teorisi, eleştirisi ve estetik açısından kendisinden önce yazılan Talim-i Edebiyat, Edebiyat, Sanat-ı Tahrir ve Edebiyat gibi kitaplardan daha zengindir. Kitapta bu sahalarda tanınmış belli başlı hemen bütün kaynaklardan yararlanılmıştır. Eserin batılı yazar kadrosunda yer alan bazı isimler şunlardır: Eflatun, Boileau, Rousseau, Kant, Hegel, Spencer, Schopenhour, Guyau, Gourmont, Veron, E. Faguet, P. Bourget, Lamaitre, Taine, E. Zola ve Tolstoy.
Kitapta edebiyat teorileri ve estetikle ilgili konular işlenirken ve eleştirisi yapılırken yalnız batılı eserlerden örnekler verilmemiş kendi yazarlarımızdan ve eserlerinden de misaller getirilmiştir. Mesela Goethe’nin eserinin etkileri anlatılırken, Namık Kemal’in eserlerinin etkilerinden de bahsedilmiştir.
Malumat-ı Edebiye XX. yüzyıl başlarında, Fecr-i Âti’nin ve II. Meşrutiyet döneminin, batıya yönelen edebiyat araştırmacılarının ve tenkitçilerinin edebiyatın teorik meseleleriyle ilgili birikimlerini ve görüşlerini gösterir. Türkiye’de asrın başındaki teori, eleştiri ve estetik çalışmaları hakkında önemli bilgiler verir.
Kitapta Eflatun’dan XX. yüzyıl başlarına gelinceye kadarki edebiyat teorilerinin, sanat anlayışlarının geniş bir aktarımı ve tenkidi vardır. Bu konulardaki bilgi ve eleştiriler günümüzde bu sahada yayınlanmış sınırlı sayıdaki eserle birçok noktada örtüşmektedir.
Ab-ı Hayat XVI. Yüzyıl Osmanlı şairlerinden olan Amasya’lı Hızri’nin 2318 beyitlik bir mesnevisidir.
Bu tezde, nasihat-name olan Ab-ı Hayat iki yazma nüshasının farkları belirtilerek transkripsiyon sistemiyle verilmiştir, bir giriş ve üç bölüm vardır.
Giriş bölümünde, nasihat-name türü; birinci bölümde, Hızri’nin hayatı, edebi kişiliği, eserin şekil özellikleri, dil ve üslubu; ikinci bölümde, Ab-ı Hayat’ın bölümlerine göre özeti; üçüncü bölümde ise transkripsiyon sistemi , metin (besmele, giriş, Allah’ın birliği ve O’na yalvarış , Hazret-i Peygamber , Dört Halife, Kanuni Sultan Süleyman, Şahzade Mustafa ve İbrahim Paşa’ya övgüler, dünyanın geçiciliği, mal ve mülkün ölüme çare olmayışı, gururun kötülüğü, alçak gönüllülüğün, ilmi sevmenin, nasihat dinlemenin, içkiden ve fitneden kaçınmanın gereği ve dua) bulunmaktadır.
Bunlardan sonrada yazmalardan örnek sayfalar, sonuç, bibliyografya ve indeks yer almaktadır.
Hüseyin ABBASZÂDE Azerbaycan Edebiyatı’nın önemli şahsiyetlerindendir. “Nergiz’le Nigâr’ın Nağılları” adlı bir hikaye kitabı yazmıştır. Bu tez kitabı tanıtmak için hazırlanmıştır.
Tez, transkripsiyon ve aktarma bölümlerinden oluşmaktadır. Ayrıca Hüseyin ABBASZÂDE’ NİN hayatı, yazar ve siyasetçi kimliğini içerir. Nergiz’le Nigâr’ın hikayelerinde transkripsiyon metni, Türkiye Türkçesine aktarılmıştır.
Yazar, hikayelerinde kolay anlaşılabilir bir dil ve üslup kullanmıştır. Bu nedenle transkripsiyon metni Türkiye Türkçesine aktarılırken dil ve üslup özellikleri dikkate alınmıştır.
Türkmenistan Sovyet egemenliğinden kurtulup, bağımsızlığını ilan etmesine rağmen Türkmen Türkçe’si ile ilgili olarak bu güne kadar pek fazla çalışma yapılmamıştır.
Batı Türkçe’si içinde yer alan Türkiye Türkçe’si ile Türkmen Türkçe’si arasında bir bağ kurmak amacı ile yapılan bu çalışmada çağdaş Türkmen hikâyeciliğinden on iki örnek dil ve üslûp yönünden incelenmiştir.
Çalışma üç bölümden oluşmaktadır.
İlk bölümde, Türkmen Türkçe’si ile yazılan kiril harfli metinlerin Latin harflerine çeviri yazısı yapılmıştır.
İkinci bölümde ise, hikâyeler Türkmen Türkçe’sinden Türkiye Türkçe’sine aktarılmıştır.
Üçüncü bölümde hikâyelerin kısaca muhtevası üzerinde durulduktan sonra dil üslûp incelemesine geçilmiştir. Muhteva kısmında hikâyeler bazı başlıklar altında toplanarak kısaca değerlendirilmiştir. Bir başka kısa değerlendirme de dil ve üslûp incelemesinden sonra yapılmıştır.
Böylece hem Türkiye Türkçe’si ile Türkmen Türkçe’si arasındaki benzerlik ve farklılıklara dikkat çekilmiş hem de çağdaş Türkmen hikâyeciliği hakkında bilgi edinilmiştir.
Doksanlı yılların hemen başında Sovyet İmparatorluğu’nun çözülüşü, özellikle Türk tarihi açısından büyük bir önem arz etmiştir. Bu çözülmeyle birlikte Türkçe konuşan beş cumhuriyet bağımsızlığını ilan etmiş ve tarih sahnesinde yeni bir çehreyle yerini almıştır. Böylece Türkiye ile bu Türk Cumhuriyetleri arasındaki kültürel bağlar beklenenden çok daha hızlı bir şekilde gelişmeye başlamış ve uzun bir süredir kopuk olan ilişkiler, son on yılda tekrar canlanmaya başlamıştır. Yüksek lisans tezi olarak hazırladığımız bu çalışma, kültürel bağların gelişmesine azda olsa bir katkıda bulunma, Kazak Türkçe’si ile Türkiye Türkçe’si arasındaki ilişkilerde bir yakınlık sağlama ve Kazak edebiyatından bir örneği tanıtma gayesini esas almıştır.
Çalışmamız Giriş, Metin ve inceleme bölümlerinden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, Cusipbek Aymavıtulı’nın hayatı, eserleri ve edebi kişiliği hakkında bilgi verilmiş ve Amavıtulı’nın Kazak edebiyatındaki yeri kısaca anlatılmıştır.
Metin bölümünde, Kart koca romanının Latin alfabesi ile çeviri yazılı metni ile Türkiye Türkçesi’ne aktarılmış metni verilmiştir.
İnceleme bölümünde Kazak Türkçesi’nde yer alan sıfat-fiil ve zarf-fiil eklerinin Türkiye Türkçesi’nde hangi anlam ve işlevlerde kullanıldığı örneklerle gösterilmiştir. Sıfat-fiil ve Zarf-fiil ekleri sıralanırken romanda en çok kullanılandan en aza doğru bir sıralama yapılmıştır. Her ekin anlam ve işlevi için en az beşer örnek verilmeye çalışılmıştır. Ancak bazı ekler, romanda çok az kullanıldığından, bu mümkün olmamıştır.
Saib-i Tebrizi, İran Edebiyatının en önemli şairlerindendir. Türk Edebiyatı ise tarih boyunca sürekli olarak İran Edebiyatı’nın etkisi altında kalmıştır. Türk şairlerini etkileyen İran’lı şairler arasında Hafız, Sa’di ve Örfi’nin yanında Saib-i Tebrizi’yi de saymak gerekir.O kadar ki Saib-i Tebrizi’nin şiirleri yüzyıllar boyunca bir ders kitabı gibi Osmanlı Medreselerinde okutulmuştur.
Şerh’ler bu eseri daha iyi anlaşılır bir hale getirmek amacıyla yazılmış olan eserlerdir. Hemen her konuda şerh yazılmıştır. Bu şerhler arasında edebi şerhlerin önemi büyüktür.
Saib-i Tebrizi’nin şiirlerine yazılan şerhlerin ilki ve en önemlisi, Ebu Bekir Nusret’in yaptığı şerhtir. Ebu Bekir Nusret’in üç cilt halinde yazdığı bu eser üzerine şimdiye kadar bir çalışma yapılmamıştır.
Bu tezde Ebu Bekir Nusret’in Saib-i Tebrizi divanın elif harfinde bulunan gazellerden 167’sinin Şerhinin yaptığı eserinin transkripsiyonu ve incelemesi yapılıştır. Burada, Saib-i Tebrizi’nin ve Ebu Bekir Nusret’in hayatları ile beraber Saib-i Tebrizi’nin şiirlerini şerh eden diğer şairler ile şerh hakkında genel bir bilgide verilmiştir.
Sâmiha Ayverdi’nin eserlerinde Batı kültürünün değerlendirilmesinin yapıldığı bu çalışmada, Batı kültür ve medeniyetinin oluşumunda önemli rol oynayana tarihi olaylar, bu kültür ve medeniyetinin temel unsurları ve Batı’nın Doğu ile ilgili politikaları ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Çalışmanın ilk bölümünde Batı kültür ve medeniyeti için dönüm noktaları sayılan belli başlı tarihi gelişmeler ele alınmıştır. Batı’nın Doğu ile karşılaşması her iki medeniyet için önemlidir. Batı’nın Doğu’daki ilim ve tefekkür merkezleri ile teması sonucunda Batılı kendisini yetiştirmeyi bilmiş ve kendine yepyeni bir medeniyet kurmuştur.
Çalışmanın ikinci bölümünü oluşturan Batı kültür ve medeniyetinin unsurları, Batı dünyasını anlatmayı amaçlamaktadır. Bu unsurlardan biri de Batı dünyasının genel anlamda dini olan Hıristiyanlıktır. Ayverdi’nin eserlerinden yola çıkarak Hıristiyanlığın zuhur ettiği ilk günden itibaren Batı toplumuna ve tüm beşeriyete etkisi, kilisenin taassubu, dini yaşatmak yolunda kilisenin mücadeleleri ve bu dinin Batılı insanında yansıması anlatılmaya çalışılmıştır.
Batı toplumunu anlamak için önemli bir noktada bu dünyada etkili olan düşünce sistemini anlamaktır. Ayverdi, Batı felsefesini oluşturan etkenleri, bu etkenlerin sonucunda ortaya çıkan, madde yönünden güçlü Batı toplumunu ve bu toplumun kurtulabilmesi için çıkış yollarının neler olabileceği konularını ele almıştır. Sâmiha Ayverdi’nin üzerinde durduğu bir başka unsur ise Batı toplumlarının sosyal yapısıdır. Bu yapı içerisinde yer alan çocuk, kadın ve ihtiyarın günümüz Batı toplumundaki yeri, yazarın eserlerinde sıkça rastlanan tespitlerdir. Bu sosyal yapı içerisinde Batı’nın temizlik anlayışı irdelenmiş ve gezip görülen şehir ve kasabalarla örneklendirilmiştir. Ayverdi, Batı toplumunun bir ifade şekli olan sanat eserlerine de değinmiştir. Bu sanat eserleri batı toplumunun inanç değerlerinin yansıdığı yerlerdir. Zira din unsurunun yoğun olduğu dönemlerde sanatkar yoğun şekilde dini temalar işlemiş, makineleşme çağında ise mânâdan yoksun eserler vermiştir. Yazarın, Batı sanat anlayışında değindiği bir nokta ise Batılı’nın sanat eserlerine verdiği önemdir.
Çalışmanın en son bölümünü oluşturan üçüncü bölüm ise Batı’nın Doğu üzerinde yürüttüğü politikaların neler olduğunun tespitine yöneliktir. Bu politikaların başında misyonerlik gelmektedir. Hıristiyanlık, kilisenin yürüttüğü yayılma politikası ile dünyada girmedik yer bırakmamıştır. Ancak Batılı, gittiği yerlere inanç sistemini götürmenin yanı sıra o yerlerin bütün nimetlerinden yararlanmasını da bilmiştir. Ayverdi, sömürgeciliğin Batılı’nın özünde olduğunu ve hangi şekilde olursa olsun sömürgecilik politikasından vazgeçmeyeceğini belirtir. Yazarın üzerinde önemle durduğu bir husus da Türkiye’de uygulanmak istenen nüfus planlaması adı altında Türk nüfusunu azaltma politikasıdır. Yazar, Batı’nın uygulamak istediği bu üç politika karşısında okuyucunu uyarır.
Bu araştırma, 2000-2001 öğretim yılında ilköğretim 4,5,6,7. sınıflarda okutulan Sosyal Bilgiler ders kitaplarının fiziki durum; içerik; harita, şekil, fotoğraf, ölçek, kroki vb özellikler; değerlendirme ve hazırlık sorularının nitelikleri hakkında bu kitapları kullanan öğrenciler ve öğretmenlerin düşüncelerini belirlemektedir.
Araştırmada, 2000-2001 öğretim yılında okutulan Sosyal Bilgiler ders kitaplarına yönelik; 7 İlde bulunan 18 İlköğretim okulunun 4,5,6,7. sınıflarında okuyan 1367 öğrenci ve bu öğrencilerin Sosyal Bilgiler Derslerine giren 60 öğretmenin verdikleri cevaplar üzerinde çalışılmıştır.
Araştırma betimsel niteliktedir. Araştırmada, veriler öğrenci ve öğretmenlere ayrı ayrı uygulanan anket formlarıyla elde edilmiştir. Anketler, örneklem olan 1367 öğrenci ve araştırmanın öğretmen evrenine (60 öğretmene) uygulanmak üzere, alt problemlere cevap aramak amacıyla hazırlanmıştır. Anketler toplanıp puanlandıktan sonra, yüzdelik ve Hipotez kullanılarak analiz edilmiştir.
Araştırma sonucunda; Öğretmen ve öğrenci görüşleri doğrultusunda 4,5,6,7. sınıflarda Sosyal Bilgiler ders kitaplarının, Fiziksel durum; harita, şekil, fotoğraf, ölçek, kroki, plan vb durum; içerik; hazırlık ve değerlendirme soruları açılarından bazı sorunlar taşıdığı görülmüştür. Ayrıca, Sosyal Bilgiler ders kitaplarıyla ilgili öğretmen ve öğrenci görüşleri arasında büyük oranda farklılıklar bulunmuştur.
Demokrasi ilk olarak Yunan şehir devletlerinde görülür. Avrupa’da baskılardan kurtulma arayışlarındaki eski insanlar, eski Yunan-Roma biçimsel, sosyal değerlerini yaşatmaya yöneldiler. Bu anlayış, bireyin kendi değerini anlamaya yönelikti. Her alanı etkileyen düşünsel ve sosyal gelişim eğitimde de kendini gösterdi.
Önceleri disiplin ve formalitenin hakim olduğu geleneksel eğitim; yerini deneysel öğretime bıraktı. Bireye, bireyin gelişimine önem veren yeni eğitim anlayışı benimsendi. Bu süreç günümüzdeki çağdaş eğitim anlayışına kadar uzanır. Çağdaş eğitim; demokratik, özgür, bilimsel düşünceye dayanır; bireyi değer olarak ele alır, kendi gelişimi içerisinde değerlendirilir.
Bu değerlendirmeler sonucunda demokratik eğitimin nitelikleri, amaçları tespit edilmiş olup; eğitim öğretim faaliyetleri içerisinde göz önünde bulundurulacak esaslar belirtilmiştir.
Buna göre araştırmanın amacı, toplumun farklı kesimlerini oluşturan çocuklara verilen eğitim modelindeki demokratik yaklaşımları belirlemek, evrensel ilkelere uygun olan ya da uygun olmayan unsurları tespit etmektir.
Araştırmanın evrenini Manisa’nın merkezindeki devlete bağlı 8 ilköğretim okuluyla iki özel ilköğretim okulu ve Demirci merkezindeki 9 ilköğretim okulunun 5. -8. sınıf öğrencilerinin tamamı olan toplam 3628 öğrenci oluşturmaktadır.
Bu araştırmada, 5. Sınıf Sosyal Bilgiler dersi Vatan ve Millet ünitesi ile Cumhuriyete Nasıl Kavuştuk ünitelerine ait hedef davranışların farklı sosyo-kültürel düzey okullarında gerçekleşme düzeyleri üzerinde durulmuştur. Araştırmada 5. Sınıf öğrencileri denek olarak alınmıştır. İzmir BORNOVA Reşat Nuri Güntekin İlköğretim Okulu üst sosyo-kültürel düzey okulu; Manisa Demirci Cengiz Topel İlköğretim Okulu orta sosyo-kültürel düzey okulu ve Manisa Derbent İlköğretim Okulu alt sosyo-kültürel düzey okulu olarak kabul edilmiştir.
Araştırma verilerinin toplanmasında izleme testleri ve anket formu kullanılmıştır. Ölçme araçları araştırmacı tarafından hazırlanmıştır. Üç farklı sosyo-kültürel düzey okulunun 5.sınıf ilk iki ünitesi için belirlenen hedef- davranışlara erişi düzeyleri karşılaştırılmıştır. İlk ünitenin erişi düzeyi bir, ikinci ünitenin erişi düzeyi iki izleme testi ile test edilmiştir.
Birinci ünite ile ilgili izleme testinde üç okul türü birbirlerine yakın erişi düzeylerine ulaşmıştır. 10 hedef-davranışın 6 tanesinde üst sosyo-kültürel düzey okulu, 2 tanesinde orta sosyo-kültürel düzey okulu ve diğer 2 tanesinde de alt sosyo-kültürel düzey okulu en yüksek erişi düzeyine ulaşmıştır. Bu izleme testinde hedef davranışlara ulaşma yüzdeleri; üst sosyo-kültürel düzey okulu %63, orta sosyo-kültürel düzey okulu %62 ve alt sosyo-kültürel düzey okulu %58 olarak tespit edilmiştir. Okulların erişi düzeylerinin karşılaştırılması sonucu, il-köy okulları arasında il okulu lehine ve ilçe-köy okulları arasında ilçe okulu lehine anlamlı farklılıklar bulunurken, il-ilçe okulları arasında anlamlı farklılık olmadığı tespit edilmiştir.
İkinci ünitenin birinci bölümü ile ilgili izleme testinde 30 hedef-davranışın 14 tanesinde il okulu, 8 tanesinde ilçe okulu ve yine 8 tanesinde köy okulu en yüksek erişi düzeyine ulaşmıştır. Bu izleme testinde hedef-davranışlara ulaşma yüzdeleri; üst sosyo-kültürel düzey okulu %53, orta sosyo-kültürel düzey okulu %52 ve alt sosyo-kültürel düzey okulu %51 olarak tespit edilmiştir. Okulların erişi düzeylerinin karşılaştırılması sonucu, il-ilçe okulları arasında il okulu lehine, il-köy okulları arasında üç madde il okulu lehine, üç maddede köy okulu lehine ve ilçe-köy okulları arasında ilçe okulu lehine anlamlı farklılıklar bulunmuştur.
İkinci ünitenin ikinci bölümü ile ilgili izleme testinde ise 33 hedef-davranışın 20 tanesi il okulu, 9 tanesi ilçe okulu, 4 tanesi de il ve ilçe okulu eşit olarak en yüksek erişi düzeyine ulaşmışlardır. Bu izleme testinde köy okulu hiçbir hedef davranışın erişi düzeyinde diğer iki okulu geçememiştir. Bu izleme testinde hedef-davranışlara ulaşma yüzdeleri; üst sosyo-kültürel düzey okulu %58, orta sosyo-kültürel düzey okulu %55 ve alt sosyo-kültürel düzey okulu %44 olarak tespit edilmiştir. Okulların erişi düzeylerinin karşılaştırılması sonucu, il-ilçe okulları arasında il okulu lehine, il-köy okulları arasında il okulu lehine ve ilçe-köy okulları arasında ilçe okulu lehine anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Üç izleme testi sonucunda da üst sosyo-kültürel düzey okulu en yüksek erişiye ulaşmıştır. Bu sonucun başlıca sebeplerinin, öğrencilerin okul dışı zamanlarında dersleriyle ilgili akrabalarından aldıkları yardım, aileleri ve yakın çevresindekilerin eğitim durumları, okul dışında derslerine ayırdıkları zaman gibi değişkenler olduğu tespit edilmiştir. Öğrencilerin okul dışındaki zamanlarında akrabalarından aldıkları dersleriyle ilgili yardım arttıkça Sosyal Bilgiler dersi hedef davranışlarının gerçekleşme düzeyinin de arttığı tespit edilmiştir. Bu sebeple öğrencilerin mutlaka okul dışı zamanlarında ailelerinden dersleriyle ilgili yardım almaları gerekliliği sonucuna varılmıştır.
ekonomik kriz en genel anlamda, ekonominin üretimden tüketime ve yeniden üretime uzanan tüm süreçlerinde olağandışı gelişmeler mal ve hizmet piyasalarıyla para piyasalarını etkileyen bir kriz durumuna geldiğinde ekonomik istikrar arayışları gündeme gelmektedir. Ekonomik istikrar, ekonomik büyümeyi amaçlayan ve uzun dönemde onunla bağdaşabilir istihdam, fiyat ve dış ekonomik ilişkiler dengelerinin eşanlı ve birlikte nasıl sağlanabileceğinin ortaya konmasıdır. Bu bağlamda istikrar politikasının başlıca amaçları; tutarlı büyüme, tam istihdama yaklaşma, istikrarlı fiyat düzeyi, dış ticaret dengesi hedefi olarak sıralanabilir. Adil gelir dağılımı hedefini de eklemek gerekir. Bu amaçlara ulaşmak için maliye politikası, para politikası ve yapısal politika araçlarından yararlanılmaktadır.
İstikrar arayışları, Latin Amerika ülkelerinde sıkça rastlanan bir uygulamadır. İstikrar arayışları IMF’nin denetim ve gözetiminde yürütülmektedir. IMF’nin parasal reçeteleri 1990’lı yıllara gelindiğinde özellikle Latin Amerika ülkelerini dış borç şampiyonu yapmıştır. Ancak son yıllarda yapısal düzenlemeler de içeren istikrar programlarının bütünsel çerçevede ele alınması ve kararlılıkla uygulanması sayesinde bugün Latin Amerika ülkeleri arasında yüksek enflasyonlu ülke kalmamıştır.
Türkiye ekonomisinde ilk istikrar arayışı 1946 devalüasyonudur. Ekonomik süreçte istikrarsızlık yaratan unsurların başında yüksek enflasyon oranı, dış ödeme güçlüğü ve çelişkili büyüme oranlarıdır. İşsizlik ve gelir dağılımına ilişkin sorunlar ise genelde program dışında tutularak çözümleri kendi hallerine bırakılmaktadır. Bu istikrarsızlık unsurlarının ekonomiyi krize götürür boyuta ulaştığı; 1958, 1970, 1980 ve 1994 yılları istikrar arayışlarının önemli tarihleridir. Ara yıllarda birçok istikrar programı uygulanmakla beraber bu dört istikrar programı, nicelik ve nitelik yönünden en belirgin olanlarıdır.
En son 05 Nisan 1994 tarihli Ekonomik Önlemler Uygulama Planı, döviz piyasasında başlayan ve ekonominin tamamına etki eden krize karşı yürürlüğe konulmuştur. Ekonomik Önlemler Uygulama Planı; ekonomide istikrarsızlığa yol açan yüksek oranlı enflasyon, çelişkili büyüme ve dış ödeme güçlüğüne karşı mücadelede iki yöntem öngörülmüştür. Bunlardan birincisi; kısa vadede ulaşılmak istenilen hedeflere yönelik konjonktürel kararların uygulanmasıdır. Kısa vadede öngörülen hedefler ise; enflasyon oranını hızla düşürmek, Türk Lirasına istikrar kazandırmak, ihracat artışını hızlandırma ve ekonomik-sosyal kalkınmayı sosyal dengeleri de gözeten sürdürülebilir bir temele kavuşturmaktadır. İkinci mücadele yöntemi, orta vadede ulaşılmak istenilen hedeflere yönelik yapısal düzenlemelerin gerçekleştirilmesidir. Orta vadedeki esas amaç ise kamu kesiminin yeniden yapılandırılmasını sağlamaktır.
Özetle Beş Nisan Kararlarının uygulanması ile birlikte; ihracatın artması, döviz rezervlerinin artması, kamu kesimi açığının nispi olarak azalması ve Türk Lirasından kaçışın kısmen önlenmesi olguları olumlu gelişmeler şeklinde nitelendirilebilir. Buna karşılık; ekonominin reel olarak küçülmesi, üretimin düşmesi, işsizliğin artması, enflasyon oranının halen yüksek olması, özelleştirmenin geciktirilmesi, gelir dağılımındaki eşitsizliğin artması ve devam etmesi olguları da olumsuz gelişmeler niteliğindedir.
Kararların uygulanması ile Türkiye ekonomisindeki istikrar sorunu çözüme kavuşturulamamıştır. İstikrar sorunu devam etmekte olup; mevcut sorunların ekonomi biliminin kurallarına ve toplum gerçeklerine göre çözüme olan ihtiyacı devam etmektedir.
Türkiye’nin, Avrupa Topluluğu ile Gümrük Birliği’ne girişinin kısa ve uzun vadede İmalat sanayii’ne olan etkileri sektörel detayında ve genel olarak değerlendirilmiş ve Avrupa Birliği’ne girişin en önemli adımı olarak görülen bu süreçten olumlu yönde etkilenmek için yapılması gerekenler araştırılmıştır.
Giriş Bölümünde uluslararası
ekonominin temelleri ve ekonomik ilişkilerle ilgili teorilerin gelişimi ele
alınarak, bu ilişkilerdeki liberalleşme trendi ortaya konmuştur. Daha sonra Avrupa
Topluluğu'nun tarihsel gelişimi etrafında bu oluşumun nedenleri ve amaçları
vurgulanmıştır. Aynı bölümün içinde Avrupa Topluluğu'nun karar alma organları
ve yapısı incelenmiştir. Üçüncü Bölümde ise Türkiye'nin Avrupa Topluluğu ile
ilişkilerinin başlangıcı ve Gümrük Birliği'ne kadar olan gelişim süreci
anlatılmıştır. Bu sürecin oluşumuyla birlikte Gümrük Birliği’nin Türkiye
ve Avrupa Topluluğu’na getirdiği karşılıklı yükümlülükler detaylı şekilde
araştırılmıştır. Bu kısımın verdiği bilgiler ışığında
Gümrük Birliği'nin önce genel olası etkileri araştırılmış ve daha sonra ise
İmalat Sanayii sektörlerinin her birinin Avrupa
Topluluğu karşısındaki rekabet gücü incelenmiştir Bütün bunların toplamında ise
Gümrük Birliği'nden faydalanmak için imalat Sanayii’ndeki
firmaların yapması gerekenler analiz edilmiştir.
Sonuç bölümünde, Topluluğa tam üyeliğin en önemli adımı olarak görüldüğü ifade edilen Gümrük Birliğine girişin önemi ve kısa vadede görülecek bir takım problemlere rağmen uzun vadede Türk İmalat Sanayii için olumlu olduğu ifade edilmiştir.
Ege Bölgesi sahip olduğu coğrafi konumu, doğal kaynakları, modern teknoloji, sermaye birikimi, eğitilmiş insan gücü gibi faktörleri nedeniyle ülkemizin ekonomik yönden en gelişmiş merkezlerinden birini oluşturmaktadır. 1980 sonrası ekonomide yaşanan yeniden yapılanma süreciyle birlikte bölge ihracatında önemli artışlar meydana gelmiştir. Gerçekleşmiş olduğu yıllık 3 milyar dolarlık ihracatla Türkiye toplam ihracatının % 17-20 lik kısmını karşılamaktadır. Toplam ihracatının % 50 sini AB’ne gerçekleştirmektedir.
Gümrük Birliği süreciyle Ege Bölgesi ekonomisi dış rekabete tamamen açılmıştır. Bu dönemde bölge ekonomisi sahip olduğu rekabet gücü ölçüsünde uluslararası piyasalardan pay alabilecektir. Rekabet gücü yüksek sektörlerin imalat sanayi üretimi içindeki oranında sürekli düşme eğiliminde olması, firmaların kapasite kullanım oranlarının düşük seviyede gerçekleşmesi ihracat artışlarının büyük oranda döviz kurlarına bağımlılığı Gümrük Birliği aşamasında olumsuz göstergelerdir.
İstikrarlı bir ekonomi politikası ile birlikte ihracat için üretim yapan firmalara rekabet gücü yüksek sektörlere ve özellikle küçük ve orta büyüklükteki işletmelere gerekli desteğin sağlanması bölge ekonomisinin dinamizmini artıracaktır. Zira gümrük birliğinin ilk altı ayında ülke genelinin üzerinde ihracat artışı gerçekleştiren Ege Bölgesi ileriki yıllarda Türkiye ihracatını sırtlayacak potansiyele sahiptir.
Mikro düzeyde; yatay ve dikey bütünleşmeler olarak gerçekleşen ekonomik bütünleşmeler, makro düzeyde ise; ulusal bütünleşme, uluslararası ekonomik bütünleşme ve dünya bütünleşmesi olarak sınıflandırılmaktadır.
Uluslararası ekonomik bütünleşme; bağımsız ulusal ekonomiler arasında ticareti engelleyici kısıtlamaların kaldırıldığı, ticari ilişkilerin önem kazandığı süreçte, ülkeler arasında kurulan bölgesel grup ya da bloklardır. Uluslararası ekonomik bütünleşmeler genel olarak, serbest ticaret bölgesi, gümrük birliği, ortak pazar, ekonomik birlik ve tam ekonomik bütünleşmeler şeklinde sınıflandırılmaktadır. Uluslararası ekonomik bütünleşme aşamalarının bir ön aşaması niteliğinde olan ekonomik işbirliğinde amaç; uluslararası ticarete ait çeşitli engelleri ortadan kaldırmak ve bu konudaki kontrolleri en aza indirmektir.
Ülkeleri uluslararası ekonomik bütünleşmeye iten nedenler genellikle ekonomiktir. Uluslararası ekonomik bütünleşmelerin ileri aşamalarında, ülkeler arası ekonomik ve sosyal politikaların uyumlaştırılması, üye ülkeler arasında politik yakınlaşmalara da yol açmaktadır. Ülkelerin ekonomik bütünleşmelerine ortam hazırlayan başlıca faktörler arasında; ekonomik gelişme düzeylerinin yakın olması, coğrafi yakınlık, siyasi ve askeri konularda yakınlık, tarihi,dini ve kültürel bağların bulunması ile uluslararası anlaşmalardan doğan zorunluluklar sayılabilir.
Uluslararası ekonomik bütünleşmenin başarılı olabilmesi için, kurulan ekonomik bütünleşmeye üye ülkelerin, az çok homojen yapıya sahip olmaları ve ekonomik kalkınmanın benzer aşamasında yer almaları gerekmektedir. Temeli İkinci Dünya Savaşı sonrasında atılan ve diğer ekonomik bütünleşmelere bir başlangıç teşkil eden Avrupa Birliği, günümüzde uluslararası ekonomik bütünleşmenin ortak pazar aşamasındadır. Benzer gelişmişlik düzeyine sahip üye ülkeleri ile Avrupa Birliği, uluslararası ekonomik bütünleşmenin daha ileri aşamasını amaçlayan başarılı bir entegrasyondur.
Avrupa Birliği (A.B), Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA) ve Pasifik Ticaret Bölgesi, bölgesel nitelikli ekonomik entegrasyonlardır. Söz konusu ekonomik oluşumların, sırasıyla bölgelerinde oluşturdukları mark, dolar ve yen bölgesi ile üç güçlü ekonomik blok olduklarını görmekteyiz. A.B, NAFTA ve Pasifik Ticaret Bölgesi’nden sonra, fikir liderliğini Türkiye’nin yaptığı, Karadeniz Havzası'nda yer alan ülkeler arasında bölgesel barış ve ekonomik istikrarı sağlamak, coğrafi yakınlıktan doğan ortamda üye ülkeler arası ekonomik ilişkileri arttırmak ve geliştirmek amacıyla, dördüncü bir grup bölgesel işbirliği girişimi olan Karadeniz Ekonomik İşbirliği doğmuştur.
Türkiye’yi K.E.İ Projesi’ne yönelten etkenleri şöyle sıralayabiliriz:
a. İçinde bulunduğumuz yüzyılda ekonomik bütünleşme ve bölgesel işbirliği girişimlerinin önem kazanması,
b. Türkiye’nin 1980’li yılların sonunda Sovyetler Birliği’nde meydana gelen siyasi ve ekonomik değişiklikler sonrasında kurulan yeni bağımsız devletler ile kültür ve tarih birliği, coğrafi yakınlık gibi ortak yönlerinden doğacak avantajları değerlendirmek istemesi,
c. Avrupa Birliği’ne girme sürecindeki Türkiye’nin K.E.İ.B’de yer alarak Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler arasında siyasi barış ve ekonomik istikrarı sağlamak, coğrafi yakınlıktan doğan elverişli ortamda üye ülkeler ile ekonomik ilişkilerini arttırmak ve bölgedeki önemini güçlendirmek istemesi,
d. Türkiye’nin üyesi bulunduğu Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO)’nun beklenilen gelişmeyi gösterememiş olmasıdır.
25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul Deklarasyonu ile resmen kurulmuş bulunan Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne üye ülkeler; Türkiye’nin yanı sıra, Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Moldavya, Romanya, Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Yunanistan’dır.
K.E.İ’nin kuruluş aşamasındaki hazırlık çalışmalarında temel amaç olarak, üye ülkelerin coğrafi yakınlıklarından ve ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliğinden yararlanarak aralarındaki ticari, ekonomik, bilimsel ve teknolojik işbirliğini geliştirmeleri ve Karadeniz Bölgesi’nin bir barış, işbirliği ve refah bölgesi haline gelmesi öngörülmektedir. Bu temel amaç doğrultusunda kısa dönemde; bölge ülkeleriyle hükümetler arası ve hükümetler dışı işbirliği için uygun ortam oluşturulması ve taraflar arasında mal ve hizmet ticaretinin arttırılması öngörülmüştür. Uzun dönemde ise, bölge ülkeleri arasında aşamalı olarak Serbest Ticaret Bölgesi kurulması amaçlanmaktadır. Ancak K.E.İ, “Ekonomik İşbirliği” aşamasında değerlendirilmesi gereken bir girişimdir.
Karadeniz Bölgesi’nde siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanması bakımından önemli bir adım olması ümit edilen K.E.İ ile, üye ülkelerde ekonomik büyümenin sağlanması, yaşam standartlarının yükseltilmesi, istihdamın arttırılması, çağdaş yöntemlerle ve yüksek teknoloji ile üye ülke ekonomik kaynaklarının rasyonel kullanılması ve çevre korunmasının sağlanması hedeflenmektedir.
K.E.İ’nin başarısı açısından mevcut sorunların ivedilikle aşılması önem taşımaktadır. Başlıca mevcut sorunlar; ekonomik bağımlılık, finansman, altyapı ve siyasi sorunlardır. K.E.İ’ye üye B.D.T ülkeleri ile Doğu Avrupa ülkeleri ekonomileri arasında, daha önceki merkezi planlama uygulamaları nedeniyle, ekonomik ve fiziki yönden bağımlılık ile tamamlayıcı bir ekonomik yapı görülmektedir. Söz konusu ülkeler arasındaki bağımlılık ve tamamlayıcılık ilişkisinin, belirli bir süreç içerisinde üye ülkelerin üstün oldukları alanlarda uzmanlaşmaya giderek, ekonomik bütünleşmeye daha rekabetçi bir yapı kazandırmaları, işbirliğinin başarısı açısından önemlidir. Üye ülkelerdeki altyapı sorununun giderilmesi amacıyla, yatırımların arttırılması, üye ülkelerin risk taşıyan ülke konumundan uzaklaşması ve ülkeler arasında düzenli, yeterli ve doğru bir bilgi akışını sağlayacak telekomünikasyon ağının kurulması ve geliştirilmesi gerekmektedir. K.E.İ üyesi ülkelerin çoğunda, serbest döviz imkanlarının kısıtlılığı, paralarının konvertibl olmaması ve nispi fiyat dengesinin kurulamaması gibi finansman sorunları önemli ölçüde nakit sıkıntısı yaratmakta ve dış ticarette de tıkanıklıklara yol açmaktadır. Sayılan finansman sorunları nedeniyle üye ülkeler arasında, başlangıçta, karşılıklı ticaret yöntemlerine başvurulabilir. Ancak karşılıklı ticaret, serbest dövize dayalı ticarete alternatif olarak düşünülmemelidir. Son yıllarda izlenen dışa açılma, yeniden yapılanma ve pazar ekonomisine geçiş ile birlikte, K.E.İ ülkelerinin gerek kendi aralarında gerekse diğer ülkeler ile dış ticaretlerinde hızla serbest döviz esasına dayalı ticarete geçmelidirler. Üye ülkelere yatırım ve ticaret konularında kredi ve finansman sağlamak, üye ülkeler arasındaki finansman sorunlarını çözümlemek amacıyla Karadeniz Ticaret ve Kalkınma Bankası kurulmuştur. K.E.İ’ye üye Türkiye ve Yunanistan dışındaki ülkelerde, merkezi planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş ile birlikte, fiyatlar üzerindeki sübvansiyon ve devlet müdahalesi kalkmıştır. Serbest bırakılan fiyatlar neticesinde birçok tüketim malının fiyatı yükselmiştir. Söz konusu üye ülkelerde, enflasyon sorunu, teknolojik gerilik sorunu ile merkezcil yapıdan kaynaklanan karar alma ve uygulama arası gecikmeler, mevcut diğer sorunlar arasındadır.
K.E.İ ülkelerinin ekonomik yapıları birbirlerini tamamlayıcı bir nitelik taşımaktadır. Türkiye’nin K.E.İ ülkelerinden ithalatı, sanayi ürünleri ve hammadde ağırlıklıdır. Çoğu hammadde ihracatçısı olan üye ülkelerin ekonomik yapıları, doğalgaz, petrol ve petrokimya ürünleri ile maden yatakları bakımından zengin doğal kaynaklara sahiptir.
K.E.İ üyesi Doğu Avrupa ülkeleri ile yeni bağımsız Cumhuriyetleri’nin üretiminde etkin olmadıkları dayanıklı tüketim malları, gıda ürünleri ile hafif sanayi dalları, Türkiye’nin üretiminde uzmanlaştığı alanlardır. K.E.İ kapsamında Türkiye, üretiminde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduğu ve üye ülkelerin ihtiyaç duyduğu bu alanlarda üye ülkelere ihracatını arttırarak, üye ülkelerden başta hammadde olmak üzere ihtiyaç duyduğu sanayi ürünlerini karşılayabilecektir. Ayrıca K.E.İ’nin başarısı açısından, gerek Türkiye’nin üye ülkeler ile gerekse üye ülkeler arası çeşitli alanlarda işbirliği faaliyetleri arttırılmalıdır. Türkiye’nin üye ülkeler ile yıllar itibariyle sürekli artış gösteren dış ticaret hacminin daha da genişletilmesi açısından sınır ve kıyı ticaretinin geliştirilmesi, serbest bölge ve antrepoların kurulması, serbest dövize dayalı ticaretin henüz oluşmadığı üye ülkelerle doğalgaz benzeri anlaşmalara gidilmesi önem kazanmaktadır.
Üye ülkelerin sahip oldukları potansiyeli harekete geçirmesi beklenen ve uzun dönemli bir yatırım projesi olarak değerlendirildiğinde Türkiye’nin önemli avantajlar sağlayabileceği K.E.İ, Türkiye’nin üyesi bulunduğu diğer uluslararası ekonomik bütünleşmelere alternatif olarak değerlendirilmemesi gereken, aksine Türkiye’nin ekonomik ve siyasi konumunu daha da güçlendiren ve Avrupa Birliği ile entegrasyonunu destekleyici, tamamlayıcı ve hızlandırıcı bir ekonomik bütünleşme aracı olarak görülmelidir.
Türkiye’de modern anlamda ilaç sanayiinin kurulması 1960’lı yılların sonlarına rastlamaktadır. Bu dönemde faaliyete geçen yerli ilaç laboratuarları ve yerli firmalar ülke ilaç sanayiinin gelişmesi bakımından önemli roller üstlenmişlerdir. Yerli firmalar yanında yabancı sermayeli firmaların ilaç sektörüne girmesi ile Türkiye’nin toplam ilaç tüketimi yurt içi bir üretimle karşılanır bir duruma girmiş ve hazır ilaç ithalatı gerilemiştir.
Yabancı sermayeli ilaç fabrikalarının kurulması yerli-yabancı sermaye rekabetinin başlaması, modern firmaların sayısını arttırırken ilaç kalitesi ıslah edilmiş , ilaç fiyatlarında ithal ilaç fiyatlarına nazaran ucuzluk sağlamıştır. Ülkeye gelen yabancı sermayenin teknoloji, işletmecilik bilgisi ve rekabet faktörünü de yanında getirmesi bakımından ilaç sanayiinde gerekli alt yapının kurulmasında yardımcı olduğu da söylenebilir.
Bununla birlikte yabancı sermayenin ülke ekonomisi açısından yararlı olması beklenen hammadde üretimine gereken ilgiyi göstermediği ve nispeten daha az yatırımla çok daha karlı görülen tıbbi ilaç üretimine yöneldiği gözlenmiştir. Bu gelişmeler yabancı sermayeli firmaların faaliyetlerinin kontrol altına alınmasının ve de ülke ekonomisine yararlı olacak şekilde yönlendirilmelerinin gerekli olduğunu göstermiştir.
Ülkemizin GATT’a üyeliği ile başlayan ve AB ile kurulan ortaklık ilkesi ile devam eden süreçte (1950-1996), dış ticaret sistemindeki serbestleşme çabalarının konu alındığı bu çalışmada temel amaç Türkiye dış ticaret sisteminin ne kadar serbestleştirilebildiği ve uygulanan serbest dış ticaret politikalarının ne derece etkin olabildiğidir.
Araştırma boyunca kullanılan yöntem, öncelikle ülkemiz dış ticaret göstergelerinden ortaya çıkan değişimlerin neden sonuç ilişkisi içinde değerlendirilmesi ve ulaşılan sonuçların regresyon analizleri ile matematiksel olarak ispatlanması olmuştur.
1980 öncesinde ithal ikameci ve korumacı bir dış ticaret politikası izleyen Türkiye, sanayi altyapısını önemli ölçüde oluşturmuş, fakat oluşturulan sınai baz dış rekabetten uzak tutulduğu için mevcut ihracat potansiyeli gerektiği şekilde değerlendirilememiştir.
1980 sonrasında ise yeni üretim kapasiteleri yaratılmadan, ithal ikameci dönemde oluşturulan sınai baz, yüksek kapasite kullanım oranlarıyla değerlendirilmiş ve ihracat artışı ara malları ithalatında görülen genişlemenin de teyit ettiği şekilde mevcut kapasitelerin kullanımına dayalı olarak ortaya çıkmıştır.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, ithalat bağımlılığının büyük ölçüde yatırım malları üzerinde oluşması olağan kabul edilirken, ülkemizdeki ithalat bağımlılığı ara malları üzerinde yoğunlaşmış durumdadır. Bu gelişme, ihracat artışının geleneksel sektörler üzerine yoğunlaşmasına neden olan ve ihracattaki yapısal değişimi engelleyen en önemli etkendir.
Diğer taraftan, 1989’dan itibaren ihracat gelirindeki artış oranının üzerinde yükselme gösteren ithalat harcamaları; ihracat sektörlerinin, ekonomi için gereken ithalatı sürekli olarak finanse edebilecek bir yapı kazanmadan önce kambiyo rejiminde gerçekleştirilen serbestleşme nedeniyle ortaya çıkmıştır. Bu yüzden kısa vadeli sermaye hareketleri ve kısa vadeli dış borçlar; ithalat harcamalarını 1989’dan bu yana finanse eden önemli birer araç durumundadırlar.
Avrupa Ülkeleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında savaşın açı tecrübelerinden korunmak amacıyla politik ve ekonomik alanlarda bir bütünleşme faaliyeti içine girmişlerdir. Bu amaçla 1951 yılında başlayan hareket günümüzde on beş Avrupa ülkesinin bir araya gelerek oluşturduğu Avrupa Birliği ile sonuçlanmıştır. Avrupa Birliği’nin aslında kuruluş amacı sadece bu ülkeler arasındaki ticaret hacminin gelişmesini sağlamak değildir. Asıl ülkü ABD’nin yapısına benzer tek bir para, ekonomi ve dış politika çerçevesinde birleşerek “Avrupa Birleşik Devletleri”ni kurmaktır ve 2010 yılında bu gayelerini gerçekleştirme yolundaki ilk adımlarını atmayı planlamaktadırlar. Avrupa ülkelerindeki bu değişiklikte Türkiye’nin yer almaması söz konusu olamaz. Türkiye, 1 Ocak 1996 tarihinde Avrupa Birliği ile yürürlüğe giren Gümrük Birliği Anlaşması ile Avrupa ülkeleri arasına katılma yolundaki ilk adımı atmıştır. Ancak Gümrük Birliği Türkiye için son aşama değil, Avrupa Birliği’ne tam üyelik için gidilen yoldaki ilk aşama olarak görülmektedir.
Avrupa’da ve Türkiye’de meydana gelen bu gelişmeler Gümrük Birliği’ne katılan ülkeler açısından olduğu kadar Türk İmalat Sanayinin rekabet gücünün gündeme gelmesine neden olmuştur. 1950’li yıllardan beri gümrük duvarlarıyla yabancı ülke sanayicilerine karşı koruma altında tutulan Türk İmalat Sanayinin Gümrük Birliği sonrası Avrupa Birliği ülke sanayileriyle rekabet edebilme yeteneğinin araştırılması ihtiyacı doğmuştur. Bu amaçla Türkiye’deki çeşitli özel ve kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılan araştırmalar sonucunda Türk İmalat Sanayinin rekabet gücü olduğu görülmektedir. Ancak günümüzde rekabet kavramanın ölçülmesinde kullanılan ve ekonomistlerce kabul edilen tek bir kriter mevcut değildir. Dinamik bir kavram olan rekabet gücü, hızlı devinim gösteren ekonomik, politik ve teknolojik değişimlere bağlı olarak kısa zamanda kendisini yenileyebilmektedir.
Otomotiv sektörü, bir asrı aşkın tarihi geçmişi ile Dünya'da ve 40 yılı aşkın tarihi geçmişi ile Türkiye'de sürükleyici sektör olma özelliğini korumaktadır. Milli gelir ve istihdama olan katkısı, geri besleme (feedback) ve diğer sektörlerle yakın ilişkisi nedeniyle otomotiv sektörüne lokomotif sektör benzetmesi yapılmaktadır.
Otomotiv sanayii, 1920 yılında ilk kez ABD'de temelleri atılan kitlesel üretim yöntemi ile hızlı gelişim sürecine girmiştir. Sanayiinin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki gelişme merkezi ise Avrupa olmuştur. Avrupa bu üstünlüğünü 1970'li yıllara kadar sürdürmüş, fakat yaşanan ekonomik kriz nedeniyle üstünlüğünü kaybetmiştir. Bu sıralarda Japonya sahneye çıkmış ve geliştirdiği yalın üretim yöntemi ile bir anda sektörde lider konumuna geçmiştir. Japonya'nın otomotiv sanayiindeki bu gücü 1990'lı yıllara kadar artarak devam etmiş, ABD ve Avrupa pazarlarında söz sahibi bir duruma gelmiştir.
Bugün, dünyada otomotiv sanayii
üretiminde söz sahibi 10-15 ülke vardır. Yıllık üretimin yarısından fazlasını
ABD, Japonya ve Almanya gerçekleştirmektedir. AB ise, dünya toplam üretiminin
%30'undan fazlasını karşılamaktadır.
Türkiye, otomotiv sanayii ile ancak 1950'li yıllarda tanışabilmiştir. İthal
ikameci bir anlayışla sadece yurtiçi talebe cevap vermek amacı ile kurulan
otomotiv sanayii en önemli hamlesini 1971 yılında iki
lisans anlaşması ile gerçekleştirmiştir. Sanayii,
1980 yılından sonra yurt dışına açılmış, fakat yoğun uluslararası rekabet
nedeniyle fazla başarı gösterememiştir.
Türkiye'nin Ocak 1996'dan itibaren girdiği Gümrük Birliği sürecinde, otomotiv sektörünün ayrı bir yeri vardır. Çeşitli ekonomik göstergelere bakıldığında, rekabet gücü açısından fazla iç açıcı bir durumun görülmemesine karşılık, sektör, yaptığı yatırımlar, istihdama olan katkıları ve devlete sağladığı vergi gelirleri nedeniyle önemini hala korumaktadır. Sektördeki temel sorun, rekabet gücünden çok, potansiyel talebin efektif talebe dönüştürülememesi çevresinde toplanmaktadır. Bu gerçekleştirildiği anda otomotiv sanayimizin rekabet gücünde de önemli artışlar meydana geleceği tahmin edilmektedir.
Günümüzde tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de işsizlik ekonominin en önemli sorunlarından birisidir. Fakat özellikle ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkeler bu sorundan daha çok etkilenmektedir.
Türkiye’de işsizliğin getirdiği problemlerden biri de kamu sektöründe ortaya çıkan gizli işsizlik olgusudur. Osmanlı İmparatorluğu’ndan devir alınan işe almada kayırmacılık, liyâkatsizlik, çalışmada ise düşük verim, ehliyetsizlik, ilkleri günümüz Türk Kamu Sektöründe halen geçerliliğini korumakta ve kamu yönetimimizi yozlaştırmaktadır. Özelleştirilen Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin personel ve verimlilik analizleri bu güne kadar yapılan hataları açıkça gözler önüne sermektedir.
Ülke kalkınması, ekonominin gelişip büyümesi iyi işleyen bir kamu sektörüne bağlı olduğuna göre artık bu sektöre gereken önem verilmeli, kırtasiyecilik, merkeziyetçilik gibi diğer sorunların yanısıra personel verimsizliği sorunu da zaman geçirilmeden çözülmelidir. Kamu sektörü politikacıların oy kazanma alanı olmaktan çıkarılmalı, gerekli reform ve düzenlemeler yapılmalıdır.
Ekonomik kriz en genel anlamda,
ekonominin üretimden tüketime ve yeniden üretime uzanan tüm süreçlerinde
olağandışı gelişmeler demektir. Bu olağandışı gelişmeler mal, hizmet ve para
piyasalarını etkileyen bir kriz durumuna geldiğinde ekonomik istikrar
arayışları gündeme gelmektedir. Ekonomik istikrar, ekonomik büyümeyi amaçlayan
ve uzun dönemde onunla bağdaşabilir istihdam, fiyat ve dış ekonomik ilişkiler
dengelerinin eşanlı ve birlikte nasıl sağlanabileceğinin ortaya konmasıdır. Bu
bağlamda istikrar politikasının başlıca amaçları; tutarlı büyüme, tam istihdama
yaklaşma, istikrarlı fiyat düzeyi, dış ticaret dengesi, adil gelir dağılımı
hedefi olarak sıralanabilir.
Türkiye ekonomisinde ilk istikrar arayışı 1946 devalüasyonudur. Ekonomik süreçte istikrarsızlık yaratan unsurlar yüksek enflasyon oranı, dış ödeme güçlüğü ve çelişkili büyüme oranlarıdır. Bu istikrarsızlık unsurlarının ekonomiyi krize götürür boyuta ulaştığı; 1958, 1970, 1980 ve 1994 yılları istikrar arayışlarının en önemli tarihleridir.
En son 05 Nisan 1994 tarihli
Ekonomik Önlemler Uygulama Planı, döviz piyasasında başlayan ve ekonominin
tamamına etki eden krize karşı yürürlüğe konulmuştur. Ekonomik önlemler
Uygulama Planı; ekonomide istikrarsızlığa yol açan yüksek oranlı enflasyon, çelişkili
büyüme ve dış ödeme güçlüğüne karşı mücadelede iki yöntem öngörülmüştür. Bunlardan
birincisi, kısa vadede ulaşılmak istenilen hedeflere (enflasyon oranını hızla
düşürmek, Türk Lira’sına istikrar kazandırmak, ihracat artışını
hızlandırma ve ekonomik-sosyal kalkınmayı sosyal dengeleri de gözeten
sürdürebilir bir temele kavuşturmak) yönelik konjoktürel
kararların uygulanmasıdır. İkinci mücadele yöntemi, orta vadede ulaşılmak
istenilen hedeflere (kamu kesiminin yeniden yapılandırılması) yönelik yapısal düzenlemelerin
gerçekleştirilmesidir.
Özetle Beş Nisan Kararları'nın uygulanması ile birlikte; ihracatın artması, döviz rezervlerinin fazlalaşması, kamu kesimi açığının nispi olarak azalması ve Türk Lirası'ndan kaçışın kısmen önlenmesi olguları olumlu gelişmeler şeklinde nitelendirilebilir. Buna karşılık; ekonominin reel olarak küçülmesi, üretimin düşmesi, işsizliğin artması, enflasyon oranının halen yüksek olması, özelleştirmenin geciktirilmesi, gelir dağılımındaki eşitsizliğin artması olumsuz gelişmeler niteliğindedir.Bu kararların uygulanması ile Türkiye ekonomisindeki istikrar ile Türkiye ekonomisindeki istikrar sorunu çözüme kavuşturulamamıştır.
1989 Sonrası Türkiye ile Balkan ülkeleri arasındaki iktisadi ilişkilerin incelendiği bu çalışmada; ticari ilişkilerimizin gelişmiş olduğu ülkeler, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, daha sonra da Makedonya, Arnavutluk, Hırvatistan ve Slovenya olarak karşımıza çıkmaktadır.
İktisadi ilişkilerimizi incelemeden öncelikle uluslararası ticaretin tanımı, amaçları ve araçları, uluslar arası ticareti etkileyen tarifelerin tanımı, uluslar arası iktisadın kalkınma, sanayileşme ve büyümeye olan katkıları incelenmiştir. Daha sonra Balkan ülkelerinin genel ekonomik yapısı, dış ticareti, üretim, sanayi ve ticari alanlardaki kapasite ve durumları ele alınmıştır. Bunlara ilaveten Balkan ülkelerinin Türkiye ile olan iktisadi ilişkileri irdelenmiş ve bu konuda geçerliliği olacak tezler sunulmaya çalışılmıştır. Balkan ülkelerinin ticari bilançolarında diğer ekonomik rakip sayılabilecek ülkelere kıyasla yeri tartıldığında bazı coğrafi, kültürel, siyasi ve tarihsel avantajlarına rağmen gereken konumun altında kaldığı aşikardır.
Türkiye’nin kendi ekonomik boyutları ile bölgeye yönelik belirli bir dış ticaret hacmine sahip olmasına rağmen bölgede ekonomik politikalar yürüten diğer ülkelerle kıyaslandığında sayısal ölçüler bağlamında yetersiz, hatta Romanya, Yunanistan ve Bulgaristan dışında diğer ülkelerde varlığı ölçülemeyecek kadar zayıf mevcudiyeti olduğu görülmektedir.
Bu bağlamda hazırlanan bu çalışmada Balkan ülkeleri ile Türkiye arasındaki 1988’den bu yana ulaşan iktisadi ilişkilerde yaşanan gelişmelerle ışık tutacak veriler sunulmuştur.
Araştırmanın sonunda ele alınan ekonometrik modelde geçmiş 30 yıla ait Balkan ülkeleri ile yapmış olduğumuz Dış ticaretin ihracat gelirleri ele alınmış ve bu değerlerin ışığı altında önümüzdeki yıllara ait ihracat gelirlerimize ait tahminler kullanılmıştır.
Gelir dağılımı ve 1980 sonrası Türkiye’deki etkisinin ele alındığı bu çalışmada temel amaç, gelir dağılımı üzerine, iktisat bilimi tarihinden günümüze kadar gelmiş olan görüş ve teorileri incelemek ve ülkemizde gelir dağılımının nasıl bir gelişme izlediğini görebilmektir.
Çalışmada konu üç bölümde ele alınmıştır. İlk bölümde; gelir dağılımının tanımı, gelir dağılımı politikaları, gelir dağılımını belirleyen faktörler ve gelir dağılımı teorileri anlatılmıştır. Yine bu bölümün içinde gelir dağılımı ölçütleri konuya dahil edilmiştir.
1980 sonrası Türkiye gelir dağılımı ikinci bölümde ele alınmıştır. Yapılan gelir dağılımı araştırmaları ve özellikleri ele alındıktan sonra en son verilerle gelir dağılımı fonksiyonel, kişisel, bölgesel ve sektörel olarak ele alınmıştır.
En son resmi araştırma olarak DİE tarafından yapılmış 1994 Hane halkı Gelir Dağılımı Anketi Sonuçları veri olarak alınmıştır.
Bu içerik ile hazırlanan araştırmanın son bölümünde ise, Türkiye’de 1994 Hane halkı Gelir Dağılımı Anket Sonuçlarından kullanılabilir aylık gelir gruplarına göre gelir türlerine ait toplanma serileri, toplanma oranları bulunmuş ve yine aynı çalışmadan yararlanılarak bölgeler için Gini Katsayısı elde edilmiştir.
İhracat gelişmekte olan bir ülke için sadece döviz kazandırıcı bir unsur değildir. İhracat, öncelikle bir etkinlik ve rekabet gücü sorunudur. Yerli üretimin maliyet yapısı, ihracat potansiyelini belirleyen en önemli etkendir. Yıllardır bazı geçici ferahlamalar dışında sürekli dış ödeme güçlükleri içerisinde bulunan ve iç dengesinde de bunun olumsuz etkilerini yoğun bir biçimde hisseden ülkemizde de ihracat konusu önemini korumaktadır. Cumhuriyetin ilanından itibaren izlenen dış ticaret politikalarının ele alındığı bu çalışmada, ihracatta karşılaşılan sorunlara da değinilmiştir. 1980’den önce ithal ikamesine dayalı ve korumacı bir dış ticaret politikası izleyen Türkiye, 24 Ocak Kararlarından sonra ihracata dönük sanayileşmeyi hedef almış ve bunun etkisi tarım ürünleri ihracattaki payının sanayi ürünlerine doğru kaymaya başlaması şeklinde hissedilmiştir.
Çalışmada 1990 sonrası Türkiye ihracatının sektörel yapısı ve ülkelere göre dağılımı ayrıntılı olarak incelenmiştir. Özellikle AB ülkeleri ile diğer OECD ülkeleri Türkiye’nin ihracatında en fazla paya sahip ülke grupları olmuştur. Sektörel olarak ise özellikle sanayi ürünlerinin payında büyük bir artış gözlenmiş ve bunlar içerisinde de tekstil, hazır-giyim, deri, demir-çelik, elektrikli makine ve teçhizatları ilk sıralarda yer almıştır.
1996 yılında AB ile yapılan GB antlaşması ile bu ülkelerle yapılan sanayi malları ticaretinde tüm korumalar kaldırılmıştır. GB’den sonra ihracatımız artış gösterse de, özellikle tüketim malları ithalatındaki artışın fazlalığı, buna karşın yatırım malları ithalatının azalması, Türkiye’nin giderek üreten bir toplum olmaktan çıkarak, tüketen bir toplum durumuna gelmesine neden olmuştur. 1998 yılı da dış ticaretimiz açısından önemli bir yıl olmuş, Rusya’da yaşanan ekonomik kriz ihracatımızı olumsuz yönde etkilemiş ve 1999 yılında ihracatımız son on yılda ilk defa gerilemiştir.
Geçmişteki ihracat verileri baz alınarak bazı modeller oluşturulmuş ve yapılan bu ekonometrik analizler ile Türkiye ihracatının geleceği tahmin edilmeye çalışılmıştır.
Sosyal sorumluluk kavram ve konularının işletmeler açısından bilimsel yönden incelenmesini ve işletmelerin konuya ilişkin faaliyetlerinin işgörenlerin bakış açısı kapsamında değerlendirilmesini amaçlayan bu çalışmada öncelikle toplum içinde birer alt-sistem olan işletmeler ve çevreleriyle olan ilişkileri sistem yaklaşımı açısından incelenmiştir.
İşletmelerin sosyal sorumluluk üstlenmesini benimseyen ve buna karşı çıkan görüşlerin açıklanmasıyla gösterilen ilgi ve yaklaşımın boyutları ortaya konmuş ve daha sonra da işletmelerin üstlenmesi gereken sorumluluklar işletme fonksiyonları çerçevesinde değerlendirilmiştir.
İşletmelerin sosyal sorumluluklarına ilişkin teorik değerlendirmeler Türkiye’deki işletmeler açısından durum saptamaya yönelik olarak gerçekleştirilen bir pilot bölge uygulaması ile desteklenmiştir. Amaç, işletmelerin toplumsal sorumluluklarını yerine getirme düzeylerini saptamaktır. Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren dört büyük işletme araştırmanın örneklemini oluşturmaktadır. Hedef kitle olarak çalışanlar (işgörenler) seçilmiş ve 137 çalışan üzerinde anket tekniği uygulanarak elde edilen veriler istatistiksel olarak Likert Ölçeği kullanılmıştır. Sorulara ilişkin frekans ve yüzde dağılımları beş boyut arasında birbirleri ile ilişkili olduğu düşünülenler parametrik olmayan testlerden Ki-Kare testi ile değerlendirilmiş, kabul edilebilir önem düzeylerinde anlamlı çıkan tablolar çalışmada kullanılmıştır.
Araştırma sonucunda elde edilen bulgular işletme fonksiyonları kapsamında değerlendirildiğinde; personel yönetimi ve çalışanlara karşı sorumluluklar açısından işletmeler sorumluluklarının önemli bir bölümünü yerine getirmektedirler. İşletme yönetimi ve yakın çevreye yönelik sorumluluklar konusunda işletmelerin yeterince etkinlik gösteremediği anlaşılmaktadır. Üretim fonksiyonu ve doğal çevrenin korunması açısından işletmelerin duyarlı yaklaşımlar sergiledikleri görülmektedir. Pazarlama ve tüketicilerin korunması yönünde işletmelerin olumlu davranışlar ortaya koyduğu saptanmıştır. Finansman fonksiyonu çerçevesindeki sorumluluklar ise henüz yeterli düzeyde gerçekleştirilememektedir.
Bu sonuçlar, ele aldığımız işletmelerin sosyal sorumluluklarını kısmen yerine getirmekte olduğunu göstermektedir. Konuyla ilgili bilimsel çalışmaların artması ülke ölçeğinde durumun anlaşılmasına yarayacaktır. İşletmelerin sosyal sorumluluklarını yerine getirmelerinde işletme ile doğrudan ve dolaylı olarak ilişkide bulunan tarafların da önemli sorumlulukları vardır. Bu konuda gösterilecek bilinçli yaklaşımlar ise son derece önem taşımaktadır. İşletmeler, sorumluluklarına sahip çıktıkları ölçüde sosyal dengenin sağlanması ve buna bağlı olarak toplumun ileriye yönelik gelişme sürecinde önemli bir görevi yerine getirmiş olacaklardır.
Bu tezde öncelikle tarihsel olarak, örgüt kuramlarının gelişimi anlatılmıştır. Daha sonra, Rensis Likert’in Sistem-4 Kuramı ayrıntılarıyla açıklanmış ve Sistem 4’ün örgüt iklimi, Sistem 1’le karşılaştırmalı olarak tanımlanmıştır. 3. Bölümde örgüt yapısı ve örgüt iklimi kavramları tanıtılmıştır. Daha sonraki bölümde Sistem 4 modelinin örgüt iklimi boyutlarıyla, örgütsel yapı boyutları arasındaki ilişkinin bu tezde üzerlerinde sınandığı bankaların ve aracı kurumların tabi oldukları hukuksal düzenlemeler anlatılmıştır. Çünkü hukuk bilgi alanı, Yönetim biliminin dayanaklarından biridir. 5. Bölümde sunulan araştırma, bankalar ve aracı kurumlardan oluşan toplam 9 kuruluşta çalışan, 56 kişilik alt yönetim kademesi görevlileri grubu üzerinde yapılmıştır. Araştırma bulgularına göre, örgüt yapısı boyutlarıyla örgüt iklimi boyutları arasında çok kuvvetli ve negatif işaretli bir korelasyon ortaya çıkmıştır. Boyutların ölçümünde Likert tipi ölçekler kullanılmıştır (Likert, 1961; Timurcanday, 1986 ve Aarbah, 1983). 5. Bölümde aracı kurumların birim içi hiyerarşileri de tanıtılmış ve elde edilebilen örgüt şemaları verilmiştir.
Son yıllarda teknolojik gelişmelerin hız kazanması, globalleşme ve uluslar arası üretim yaklaşımının ağırlık kazanması sonucunda pazarda önemli değişmeler meydana gelmiştir. Günümüzün işletme çevresinde artan ürün çeşitliliği, daha kısa yaşam evreleri, daha küçük sipariş hacimleri ve daha hızlı dağıtım talebi belirleyen başlıca özelliklerdir. Pazardaki talep, uzun bir süre benzer ürünlerin seri bir şekilde üretilmesi ile karşılanamayacaktır. Bu nedenle işletmelerin üretim sistemlerinde ortaya çıkan yenilikleri yakından izlemeleri gerekmektedir.
1940’lı yıllardan günümüze Toyota firması tarafından gerçekleştirilerek gelen Tam Zamanında Üretim-TZÜ (Just-In-Time-JIT), bütün dünyada yaygın uygulama olanağı bulan bir sistem olmuştur. TZÜ, üretim ortamındaki israfın elimine edilmesi olarak tanımlanabilir. Bir diğer tanım ise şu şekilde yapılmaktadır: TZÜ sistemi, gerekli parçaların, gerekli ürünleri üretmek için gerekli olan yerlerde tam zamanında hazır bulundurulmasıdır. TZÜ sisteminin uygulanması için iki temel prensip vardır. Birincisi, yüksek kaliteli parçalar ve süreçler kullanmaktadır. İkincisi, küçük işlem hacimleri kullanmaktadır. Küçük işlem hacimleri stokları azalttığı kadar üretim süresini de kısaltır.
TZÜ’ nün etkin olarak uygulanması sonucunda daha düşük üretim maliyetleri, daha yüksek verimlilik oranları, daha kaliteli ürünler, tamamlanan malların zamanında dağıtımı, satıcı-alıcı ilişkilerinde iyileşme ve daha kısa üretim elde edilecektir.
Bu çalışmada TZÜ sistemi kuramsal ve uygulamalı olarak incelenmiştir. TZÜ sisteminin kalite, personel, pazarlama, muhasebe ve bilgisayar sistemleri üzerindeki etkileri araştırılarak, MRP, MRP II ve OPT gibi malzeme yönetim sistemleri ile karşılaştırılması yapılmıştır.
Ülkemizde TZÜ sisteminin uygulama olanaklarını değerlendirmek amacıyla manyetik medya endüstrisinde Faaliyet gösteren RAKS A.Ş. üretim çalışmaları incelenmiştir. İşletmede TZÜ sisteminin uygulanmasıyla hatalı sayısında azalma, işgücü ve makine verimliliğinde yükselme, üretimde esneklik, stok dönüş hızında yükselme ve pazarda önemli bir rekabet avantajı sağlanmıştır. Uygulama çalışması sonunda öneriler getirilerek, TZÜ sisteminin yararları ortaya koyulmuştur.
Bu araştırmanın amacı; işletmelerin planlama işlevine ve üst yöneticilerin karar verme sürecine temel oluşturan satış tahmin konusunu incelemektir. Bu çalışma, özellikle satış tahmin yöntemlerinden biri olan regresyon ve korelasyon analizi ile satış tahmininin yapılmasını kapsamaktadır. Dinamik bir çevrede bulunan işletmelerin faaliyetleri veya ürün satışları birçok faktörden etkilenmektedir. Tahmin edilmek istenen ürün satışlarını en fazla etkileyen faktörler tespit edilmeyi çalışılmış ve bu faktörlerin etkileri çoklu regresyon ve korelasyon analizi yardımı ile ölçülmüştür. Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır.
Birinci bölümde, satış tahmin konusu ve süreci, tahminin yapılması sırasında göz önünde bulundurulması gereken hususlar ve satış tahmin yöntemleri açıklanmıştır.
İkinci bölümde, araştırmada kullanılan istatistiksel teknikler, özellikle regresyon ve korelasyon analizi açıklanmıştır.
Üçüncü bölümde, ürün satışını en fazla etkilediği düşünülen değişkenler açıklanmıştır. Daha sonra istatistiksel teknikler kullanılarak satış tahmini yapılmaya çalışılmıştır.
Bu çalışmanın özellikle uygulama aşamasında ortaya çıkabilecek aksaklıkların giderilmesi açısından bir örnek teşkil etmesi umulmaktadır.
Küreselleşme günümüzde işletmelerin konseptlerinin oldukça değiştirmiştir. İşletmelerin varlıklarını sürdürmenin mal ve hizmetlerinin kalitesine, verimliliğine, çalışanların yaratma gücüne, işgücü kalitesine ve pazarlama becerilerine bağlı olduğunun farkına vardıkları söylenebilir.
Yeniden yapılanma süreci son yirmi yıldır örgütsel sorunları çözmede yetersiz görülen Personel Bölümlerinin işlevlerini ve sorumluluk alanlarını değiştirmiştir. Böylece Personel Bölümleri İnsan Kaynakları Bölümü olarak anılmaya başlamıştır.
İnsan Kaynakları Bölümü teknolojik eğitim, iletişim eğitimi, örgüt geliştirme ve yönetici geliştirme gibi konularda örgüt için bir değer olabilmektedir. İnsan Kaynakları Bölümü’nün etkinliği ile örgüt performansının arasındaki ilişkiyi ortaya koyan çeşitli araştırmalar bulunmaktadır. Ayrıca iş dünyası İnsan Kaynakları Bölümlerinin işlemeler için önemini kabul etmiş durumdadır. Diğer taraftan İnsan Kaynakları Bölümleri için ayrılan bütçenin oranının artışı da bizim için bir gösterge kabul edilebilir.
Ülkemizdeki işletmeler de bu konunun önemini kavramaya başlamışlardır. Modern örgütlerimizde İnsan Kaynakları Uygulamalarını gözlemiş olmak ise gelecek için ümit vermektedir.
Özellikle günümüz rekabet koşullarında işletmelerin varlıklarını sürdürebilmelerinin olmazsa olmaz koşullarından birinin verimli ve etken işgücüne sahip olmakta yattığı yeniden keşfedilmektedir. Bu koşulun sağlanabilmesi ise, teknolojinin belki de en büyük yıkımlarından biri olan örgüt içindeki insan unsurunun yaşadığı yabancılaşma, yalnızlık ve monotonluk girdabından kurtarılmasına bağlıdır. İnsan doğası gereği psiko-sosyal bir varlıktır ve bu varlığı köklü bir takım gereksinimlerle anlam bulur. İşletmelerin bu noktada başarması gereken; insan unsurunu anılan biçimiyle kabul edip bu paralelde yönetim anlayışına sahip olmak ve yönetim teknikleri kullanmaktır. Günümüzde adından sıkça söz edilen ve başarısını kanıtlamış bir teknik olan kalite kontrol çemberleri, ülkemizde de özellikle modern işletmeler tarafından hızla kabul görmektedir.
Bu çalışmanın amacı; insan(personel) geliştirme tekniği olarak kabul edilen kalite kontrol çemberlerini ilgili otoritelerin görüşleri ve bu alandaki mevcut kaynaklar açısından incelemek, ayrıca çember uygulamalarının, işgücü verimliliğini yakından ilgilendiren amaç birliği, eğitim, yönetim anlayışı, psikolojik doyum ve moral, işgücünün motivasyon süreci gibi sosyo-kültürel faktörler üzerindeki etkililik derecesini araştırmaktır.
Son yıllarda dünya pazarlarının bütünleşmesi ve buna bağlı olarak rekabet ortamının oluşmasıyla işletmeler, verimi etkileyen faktörleri daha da önemser hale gelmişlerdir. Gerçekleşen bu gelişmeler sonucu işletmeler arası rekabeti belirleyen insana ve buna bağlı unsurlara ağırlık verilmiştir.
Gelişmelerin salt üretim ve hizmetle sağlanamayacağı, kalite ve verimliliğin işletmenin tüm faaliyetleriyle birlikte bir bütün olarak algılanması gerekliliği sonucu toplam kalite kontrol yönetimi oluşmuştur. Toplam kalite kontrolün en etkili uygulamalarından biri olan kalite kontrol çemberleri de ülkemizde hızla kabul görmektedir.
Çalışmamızın amacı, kalite kontrol çemberleri hakkındaki bilgileri değerlendirmek, verimlilik üzerindeki etkisini araştırmak ve örnek bir uygulamayı analiz ederek sonuçları sunmaktır.
Zaman yönetimi konusunu
derinlemesine incelemeyi amaçlayan bu çalışmada, zaman önemli bir kaynak olarak
değerlendirilmiş, zaman yönetiminin anlamı, yararları ve zararları
açıklanmıştır. Zaman yönetimini etkileyen etmenler; bireysel özellikler, zaman
yönetimini engelleyen etmenler ve zaman yönetimi yöntemleri başlıkları altında
incelenmiştir. Yönetim süreçleri ve zaman yönetimi yöntemleri birlikte
değerlendirilerek zaman yönetimi konusunda daha etkili olacağı düşünülen bir
"zaman yönetimi modeli" oluşturulmuştur.
Alanyazın
incelemesi ve model. Manisa ve İzmir'deki özel kesim sanayi işletmelerinden
31'indeki 151 orta ve üst düzey yöneticinin katılımıyla gerçekleştirilen anket
çalışmasıyla bütünleştirilmiştir. Araştırmada, dörtlü Likert
ölçeği ve çoktan seçmeli sorulardan oluşan bir anket kullanılmıştır.
Yöneticilerin zaman yönetimi konusundaki düzeylerini belirlemeye yönelik
sorular dört boyutta hazırlanmıştır: Zaman planlaması, yetki devri, erteleme ve
toplantı boyutları.
Verilerin çözümlenmesinde frekans, yüzde, standart sapma, t-testi, varyans analizi ve Tukey B anlamlılık testinden yararlanılmıştır.
Araştırmanın sonucunda,
yöneticilerin zaman yönetimindeki ortalama yeterlilik düzeyi % 66.93 olarak
bulunmuştur. Üst düzey yöneticilerin ortalamaları, orta düzey
yöneticilerinkinden; evli olanlarınki, bekarlarınkinden; kıdemli olanlarınki
kıdemsizlerinkinden daha yüksek (daha olumlu) çıkmıştır. Zaman yönetimindeki
yeterlilik düzeyinin, bu konuda seminer ya da
konferansa katılanlarda daha yüksek olduğu görülmüştür.
Yöneticilerin en az zaman bulabildikleri yönetim görevleri 1. Sektöre ve yöneticiliğe ilişkin okuma, 2. Eğitme/yetiştirme, 3. Araştırma-Rapor ve yazışmaları okuma olarak; işlerini en fazla aksatan etmenler ise 1. Ayrıntılarla uğraşmak 2. Acil işler 3. Yöneticinin işiyle ilgili olmayan ziyaretçiler- toplantılar olarak saptanmıştır.
Çalışma, olanakların
yetersizliği nedeniyle çeşitli sınırlılıklar taşımasına karşın, yöneticilerin
zaman yönetimi konusunda belli bir fikir verebilecek düzeydedir. Araştırmanın
sonuçları, yöneticinin, bu konuda yaşadıkları sorunların önlenebilecek ya da azaltılabilecek nitelikte olduğunu ortaya koymuştur.
Bu araştırmada kamuya ait altı ayrı işletmeden çeşitli kademelerde çalışan kişilere yöneticilerini değerlendirmeleri incelenerek yönetilenlerin algılamalarına göre yönetici kişilik özellikleri konusu işlenmiştir.
Konuya girişi sağlamak ve baz bilgiyi toparlamak amacıyla başlangıçta kişilik ve liderlik konuları çeşitli boyutlarda incelenmiştir. Algı konusunun işlenmesi ile ön bilgi tamamlanmıştır. Bu konulara bakış açıları farklı farklı olabileceğinden özellikle dikkate değer tüm kişilik, liderlik ve algı kuramları ele alınmıştır.
Kişilik işlenirken diğer ilintili terimler olan mizaç ve karakter de açıklanmıştır. En sonunda ise yönetim ve organizasyon aşısından kişilik üzerinde durulmuştur.
Liderlik işlenirken geniş bir tanımlama ve genel açıklamanın ardından liderlik modeline geçilmiş , asıl ağırlık bu konuda olmuştur.
En son olarak algı konusu kuramlarıyla beraber incelenmiş kişilikle ilintilendirilecek olan bu konu hakkında yeterli baz bilgi verilmiştir.
Araştırmanın anket metni AYSENOK’in kişilik testinin değerlendirildiği kişilik özellikleri sorulaştırılarak oluşturulmuştur. Geçerlilik testi ve değerlendirilmesi SPSS programıyla yapılmıştır.
Piyasa ekonomisinin en önemli
unsurlarından biri sermaye piyasası ve en önemli kurumlarından bir tanesi de
menkul kıymetler borsasıdır. Menkul kıymetler borsasında işlem gören menkul
kıymetlerin değerlerinde meydana gelen değişiklikler, ülke ekonomisindeki gelişmeleri
çok kısa bir sürede yansıtma özelliğine sahiptir. Menkul kıymetler borsasında,
en riskli yatırım aracı hisse senetleridir. Diğer yatırım araçlarının gelecek
dönemlerdeki getirilerini belirlemek, hisse senetlerinin gelecek dönemlerdeki
getirilerini belirlemekten daha kolay olmaktadır. Diğer yatırım araçları,
sahiplerine bir çeşit getiri sağlarken, hisse senetleri sahiplerine iki çeşit
getiri sağlamaktadır.
Menkul kıymetler piyasasında işlem gören hisse senetlerinin değerini etkileyen çeşitli faktörler vardır. Hisse senetlerinin değerini etkileyen faktörler iki gruba ayrılır: 1. Sistematik Riskler, 2. Sistematik olmayan riskler. Sistematik olmayan riskler genel olarak, kontrol edilebilir değişkenler olarak kabul edilebilirken, sistematik riskler kontrol edilemeyen değişkenler olarak kabul edilmektedir.
Hisse senedine yatırım yapacak
yatırımcılar yukarıda sayılan iki risk türünü de dikkate almak zorundadır.
Sadece sistematik riskin veya sadece sistematik olmayan riskin dikkate
alınması, hisse senedine yatırım yapacak olardan zarara uğratabilir.
Birinci bölümde,
hisse senedi yatırımında
karşılaşılan riskler ve
hisse senedi değerlemede
yaklaşımlar ve hisse senedi değerleme modelleri üzerinde durulmuştur. Bu bölümde,
hisse senedi fiyatlarına etki eden riskler teorik olarak açıklanmıştır. Hisse
senedi değerleme yaklaşımlarının ve hisse senedi değerleme modellerinin, hangi
risk unsurlarını dikkate aldıkları tespit edilmiştir.
İkinci bölümde, teorik olarak açıklanan risklerin, Türk hisse senedi piyasasında nasıl yer aldığı üzerinde durulmuştur. Önce ekonomik faktörlerin yıllar itibariyle gelişimi incelenmiştir. Daha sonra bu ekonomik faktörlerin İMKB bileşik endeksiyle nasıl bir gelişme gösterdiği incelenmiştir.
Üçüncü bölümde, sistematik risk grubunda yer alan ekonomik faktörlerin hisse senedi fiyatları ile ilişkilerinin tespiti için ampirik bir analiz yapılmıştır. Ampirik analizde, çoklu regresyon yöntemi kullanılmıştır. Analizde ilk önce değişkenler tek tek regresyona sokulmuştur. Daha sonra değişkenler ikili, üçlü gruplar halinde analize dahil edilmiştir. Analizin en son kısmında tüm değişkenler aynı analize sokulmuştur. Analizin bu şekilde aşamalı olarak yapılmasının nedeni, değişkenlerin tek başına ve gruplar halinde, hisse senedi fiyatlarını nasıl etkilediğini belirlemektir.
Her alanda çok hızlı bir değişimin yaşandığı günümüzde, işletmeler ve onları yöneten yöneticiler bu değişime hızla ayak uydurmak zorundadırlar. İşletmelerde yöneticilerin artık işlerle ilgili öncelikleri belirlemeleri, planlamayı, yöneltmeyi ve iletişimi ön plana çıkartarak yönetsel zamanlarını verimli kullanmayı başarabilmeleri gerekmektedir. Yöneticiler için yönetsel zamanın etkin kullanılabilmesi ve yönetsel verimlilikte artış sağlanabilmesi artık bir gereklilik haline gelmiştir. Bunun başarılabilmesi için üzerinde önemle durulması gereken konulardan biri Yetki Devri’dir.
Bu araştırmanın amacı yönetsel zamanın ve verimliliğin etkin kullanılmasında giderek önem kazanan Yetki Devri konusunun incelenmesi, ayrıca psikolojide artan bir ilgiyle incelenen Denetim Odağı Kuramı ışığında astların başarı ve başarısızlıkları sonucunda ortaya çıkan davranış eğilimlerinin belirlenmesi ve bu eğilimin ast,üst ilişkisi göz önüne alınarak yetki devriyle ilişkilendirilmesidir.
Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde öncelikle yetki ve yetki devri kavramları tanıtılmıştır. Yetki devrinin gelişimi, süreci, ilkeleri, yetki devrinin getirdiği faydalar ve kolaylıklar ortaya konmuştur. Ayrıca yetki devrini engelleyen faktörler hem üst hem de ast yönünden incelenmiş, Yetki Devri ile ilgili araştırmalardan örnekler sunulmuştur.
İkinci bölümde Denetim Odağı kavramı tanıtılmış ve ilgili araştırmalardan örnekler verilerek denetim odağı ile ilgili kuram incelenmiştir. Gerçekleştirilmiş araştırmalar ışığında içsel ve dışsal denetim odağına sahip olan bireylerin davranış özellikleri ele alınmış ve değerlendirmeler yapılmıştır.
Üçüncü bölümde ise ast-üst arasındaki yetki devri ilişkisinin denetim odağı kuramı ile ilişkilendirilmesi amaçlanarak seçilmiş olan, astlara ayrı ayrı uygulanan iki farklı anket çalışması yapılmıştır. Yöneticilere uygulanan ilk anket ile işletmelerde yöneticilerin yönetim tarzları belirlenerek yetki devrine olan yaklaşımları tespit edilmeye çalışılmıştır. Astlara uygulanan ikinci anket ile de kişilik kuramlarından “Denetim Odağı”ndan yararlanarak astların içsel,dışsal denetimli olmaya gösterdikleri eğilimler saptanmaya çalışılmıştır. Anket çalışmaları sonucunda üstlerin ve astların yetki devrine olan yaklaşımları denetim odağı çerçevesinden bakılarak incelenmiş ve yorumlanmıştır.
Toplam Kalite Yönetimi Anlayışı, işletmelerde en çok konuşulan kavramlardan biridir. Çünkü 1980’li yıllarda kalite en önemli rekabet silahı idi. Fakat 1990’lı yıllarda varlığını sürdürmek isteyen işletmeler için rekabet silahından daha da ötedir.
Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler günümüz ekonomisinin can damarlarıdır. Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler de bu yarışta var olmak, rekabet edebilmek istiyorlarsa yüksek kaliteyi yakalayarak, büyük işletmelerle birlikte hareket etmelidirler. Çünkü Küçük ve Orta Ölçekli İşletmelerin çoğu büyük işletmelere yan sanayi olarak hizmet vermektedirler.
Kalite tüm işletmeler için önemlidir. Kalite bir yatırımdır. Bir işi ilk defada doğru olarak yapmak, hatayı sonradan düzeltmekten daha ucuzdur. İlk defada doğru ürünün üretilebilmesi için Küçük ve Orta Ölçekli İşletmelerde bir an önce Toplam Kalite Yönetimi uygulamasına geçilmesi gerekmektedir.
Bu tezin ana amacı, Toplam Kalite Yönetimi uygulamalarının Manisa Organize Sanayi Bölgesi’ndeki KOBİ’lerde uygulanabilirliği, kalite problemlerini, müşteri-tedarikçi ilişkilerini ve Küçük ve Orta Ölçekli İşletmelerin ihtiyaçlarını belirlemektir.
Toplam Kalite Yönetimi, sürekli gelişme anlayışıyla müşteri beklentilerini tam olarak karşılamayı hedefleyen, bunu gerçekleştirebilmek amacıyla önlemeye dayalı bir yaklaşım benimseyen ve insan unsurunu tüm faaliyetlerin merkezine yerleştiren bir yönetim biçimidir. Bu nedenle de, günümüz koşullarında işletmelere önemli bir rekabet avantajı sağlamaktadır.
Toplam Kalite Yönetimi uygulamalarında uzun süre, teknik sistem üzerine odaklaşılmış ve Toplam Kalite Yönetimi’nin sosyal ve yönetim alt sistemleri ihmal edilmiştir. Oysa, başarılı Toplam Kalite Yönetimi uygulamaları için işletmenin bir sistem olarak bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerekmektedir.
Toplam Kalite Yönetimi’ne geçiş sürecinde, tüm çalışanları kapsayacak bir şekilde bireysel düzeye indirilemeyen değişim çabalarının istenen sonucu vermesi beklenemez. Bu nedenle, çalışanlar tarafından değişimin anlaşılması, gerekliliği konusunda ikna edilmesi ve değişim sürecine katılmalarının sağlanması gerekmektedir.
Toplam Kalite Yönetimi uygulama sürecinde ise, Toplam Kalite Yönetimi’ni destekleyecek bir örgüt kültürü oluşturulmadan, çalışanların Toplam Kalite Yönetimi ile uyumlu davranışları geliştirmesi ve sürdürmesi sağlamadan başarı beklenemez. Toplam Kalite Yönetimi’nde başarının ön koşullarından birisi, sürekli iyileştirme amacının gerçekleştirilmesi için süreçlerin iyileştirilmesine, sorunların çözümüne çalışanların bireysel olarak ya da grup halinde katılmalarının gerekliliğidir.
Öte yandan, işletmelerin sahip olduğu insan kaynaklarının diğer kaynaklardan (fiziksel ve finansal) farklı olarak, kendine özgü ve gelişme potansiyeline sahip olması, insan kaynaklarını rekabet avantajı sağlamalarında en önemli unsur haline getirmiştir. Bu nedenle, rekabet avantajı sağlamak için işletmelerin çabalarını insan kaynakları üzerine odaklaştırmaları gerekmektedir.
Bu çalışmada, Toplam Kalite Yönetimi’nde İKY’nin önemi, yeri ve görevleri incelenmiştir. Toplam Kalite Yönetimi’nin tarihsel gelişim süreci, unsurları ve Toplam Kalite Yönetimi için gerekli yönetim biçiminin anlatıldığı binci bölüm ardından, ikinci bölümde, genel olarak İKY’ne değinilmiş ve İKY’nin planlama sürecinde, geçiş sürecinde ve kalite kültürünün yaratılması sürecinde Toplam Kalite Yönetimi’nde üstlendiği roller anlatılmıştır. Üçüncü bölümde ise, Toplam Kalite Yönetimi’nin başarıyla uygulanması için, İKY’nin faaliyetlerinin Toplam Kalite Yönetimi ortamında nasıl olması gerektiği üzerinde durulmuştur. Son bölümde ise, konu ülkemiz açısından değerlendirilmiş ve ülkemizdeki bazı ISO 9000 kalite sistem belgesine sahip işletmelerin İKY’nin faaliyetleri ve örgüt kültürünün unsurları açısından Toplam Kalite Yönetimi’ne yatkınlık düzeyini belirlemeye yönelik olarak yapılan araştırma sonuçlarına yer verilmiştir.
Günümüz rekabet ortamında pazar ve teknolojideki değişimler yönetim sistemlerini de etkilemiş ve yeni yönetim modellerine geçiş bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu modellerin en önemlisi ve en yaygın kabul göreni Toplam Kalite Yönetimidir(TKY). TKY, bugün dünyada her çeşit organizasyonu mükemmele doğru götürecek bir yönetim felsefesi olarak evrensel bir kabul görmektedir.
Bu çalışmada, TKY modeli ile bu modelin önemli bir aracı olan Tam Zamanında Üretim Sisteminin deri konfeksiyon sanayinde uygulanabilirliği kuramsal ve uygulamalı olarak incelenmiştir. Deri konfeksiyon sanayinin üretim, kalite, verimlilik ve pazarlama sorunlarının çözümü TKY çerçevesinde ele alınarak değerlendirilmiştir. Yapılan değerlemeyi desteklemesi amacıyla TKY’ yi uygulayan bir deri konfeksiyon firmasında geçişin üretim, kalite, personel ve satın alma sistemine etkileri araştırılmıştır. Bir anket uygulanarak, firma çalışanlarının TKY’ ye geçişten kaynaklanan kurum ve üst ihtiyaçlarının karşılanma düzeyi ile ilgili tutum değişiklikleri tartışılmıştır.
Dünyanın ekonomik ve siyasi bakımından globalleşme sürecinde, artık artık yaratıcılığını ve esnekliğini kaybetmiş büyük işletmelerin yerine, ‘esnek üretime’ dayalı faaliyet özelliklerini taşıyan ve ekonomilerin dinamizmini sağlayan istihdam yaratan ve özgür insanın ‘teşebbüs ruhunu’ ortaya çıkaran , küçük ve orta ölçekli işletmeler ön plana çıkmıştır.Gelecekte; İnsana yatırım yapan, teknolojiyi yakalayan ve global düşünen işletmelerin ulusal ve uluslar arası pazarlarda daha iyi rekabet edebilecekleri muhakkaktır.
Bugün ekonomik kalkınmada başarılı, uluslar arası alanda da etkili ve kalıcı olmanın en önemli koşulu; çok hızlı değişen, gelişen bilim ve teknolojiyi hızlı bir biçimde üretim birimlerine yansıtmak, dolayısıyla üretilen malların uygun kalite ve maliyette öncelikli olarak piyasalara sürmek olmaktadır. Ölçek ekonomileri yani büyük işletmelerin, daha çok hızlı teknolojik gelişmelere kısa sürede adapte olmaları pek kolay olmamaktadır. Hatta bazı sektörde de hiç mümkün olmamaktadır. Bu nedenle günümüzde, artık ölçek ekonomileri büyük ölçüde önemini kaybetmiş olup, bunun yerine teknolojinin küçük işletmeler lehine büyük gelişmeler sağladığı, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ağır bastığı bir ekonomik sistem oluşmaya başlamıştır.
KOBİ’lerimizin bugünkü durumunu saptamak ve gelecekte izleyeceği gelişimi tahmin etmek amacıyla yapmış olduğumuz anket çalışmasında Manisa Organize Sanayi Bölgesinde faaliyet gösteren KOBİ’lerin global dünya ekonomisi ile uyum düzeyinin gelecekte göstereceği değişimin saptanması amaçlanmıştır. Bu bağlamda global dünya ekonomisine uyumda KOBİ’lerin karşılaştığı sorunlar tespit edilmiş ve bu sorunları aşmada kullanabilecekleri çözüm önerileri geliştirilmiştir.
Uluslararası Turizm Uzmanları Bilimsel Araştırmacılar Birliği’nin kabul ettiği tanıma göre Turizm “ Para kazanma amacına dayanmayan ve devamlı kalış şekline dönüştürülmemek üzere, o yer yabancılarının bir yerde konaklamalarından doğan olay ve ilişkilerin tümüdür.” Turizmin ülke ekonomisine katkıları sadece turistlerin konaklama tesislerine ödedikleri ücretlerle sınırlı değildir. İstihdama katkısı, diğer sektörlere sağladığı katkılar ülke ekonomisi açısından göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir. Türk turizminin dünya turizmi içindeki yeri 1985 den itibaren yükselme trendine girmiş, hatta Türkiye son yıllarda OECD üyesi ülkeler arasında turizm gelirini en çok arttıran ülke konumuna gelmiştir. Ancak Türk turizmindeki bütün gelişmelere rağmen, şu anda 15 milyar dolar turizm geliri sağlayabilecek konaklama kapasitesi ve bu kapasiteyi pazarlayabilecek seyahat acentelerine sahip olunduğu halde, 1996 yılı verilerine göre turizm gelirimiz 5.9 milyar dolar olarak gerçekleşmiş olması halen bu pazardan yeterli payı alamamakta olduğumuzu açıkça göstermektedir. Turizmin ekonomiye katkılarının yanı sıra toplumsal yaşantı üzerindeki etkileri de kültürel ve siyasal açıdan büyük önem arz etmektedir.
Turizm yatırımları içersinde otel yatırımları, turizmin gelişmesi açısından en önemli paya sahiptir. Ancak, yatırım maliyetleri, enflasyonun ve Türkiye’nin finansman yapısının etkileriyle son yıllarda giderek yükselmektedir. Bu nedenle yatırım finansmanın planlanmasında alternatif kaynakların çok iyi değerlendirilmeleri gerekmektedir. Yatırım planlanmasında, net bugünkü değer, iç kârlılık oranı, geri ödeme süresi, ortalama kârlılık oranı, fayda-maliyet oranı dikkate alınmalıdır.
Otel yatırımlarında sabit sermayeyi oluşturan varlıkların değeri çok yüksek ve yatırım projelerinin geri dönüşleri uzun süreli olduğu için, yatırımlarda uzun süreli finansman kaynaklarına büyük ölçüde ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak kredi kullanımı son teşvik uygulamalarına göre gittikçe yükselen oranlarda öz kaynak kullanımını zorunlu kılmaktadır. Yabancı kaynaklar içinde orta ve uzun vadeli krediler büyük ölçüde Türkiye Kalkınma Bankası tarafından kullandırılmaktadır. Diğer kamu ve özel bankaların otel yatırımlarında kullandırdığı krediler ise son yıllarda çok azalmış olup kısa vadelidir. Fon kaynaklı krediler yalnızca yarım kalmış turizm yatırımlarında kullandırılmakta, yeni yatırımlar için söz konusu olmamaktadır. Yurtdışı kaynaklı turizm kredileri daha çok altyapı yatırımları için hükümetlere veya hükümetlerin hazine garantisi altındaki projelere kullandırılmaktadır. Turizm yatırımlarının finansmanında leasing son yıllarda artan oranda kullanılmaya başlanmıştır.
Daha önce uygulanmakta olan; Gümrük vergisi istisnası, Yatırım indirimi, Katma değer vergisi desteği, Arazi tahsisleri, Teşvik primi ödenmesi, Finansman fonu, Kaynak kullanımı destekleme fonu primi, Bina inşaat harcı istisnası, Döviz tahsisi, Yabancı uyruklu personel çalıştırılması, Bloke para kullanılması şeklindeki yatırım teşviklerinden bazıları, Bakanlar Kurulu’nun 1998 yılı uygulama esaslarına göre otel yatırımları için uygulamadan kaldırılmıştır.
Bağımsız dış denetim, işletmelerin mali tablolarının ve bunların dayanağını oluşturan bilgi ve belgelerin , bağımsız denetçiler tarafından (genel kabul görmüş muhasebe ilkelerine ) uygunluğunun ve doğruluğunun denetim standartlarına göre incelenip ve denetleme sonunda mali tabloları güvenilirliği konusunda görüş oluşturarak bu görüşlerin denetim raporları aracılığıyla işletme ile ilgilenenlere duyurulması sürecidir.
Bağımsız denetim ihtiyacı güvenilir bilgi elde etme ihtiyacının hisse edilmesi ile ortaya çıkmıştır. Karar verme durumunda bulunanlar kendilerine sunulan bilgilerin güvenilirliğinin kesinliği için denetlenen bilgilere sahip olmak istemişler ve bu istek denetim yaptırma zorunluluğunu da beraberinde getirmiştir.
Avrupa entegrasyonunda yerini almaya çalışan Türkiye’de bağımsız denetim hukuksal bir yapıya henüz tam olarak ulaşamamıştır. Ancak ülkemizde bağımsız dış denetim ile ilgili ilk yasal düzenlemeler Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcılığı tarafından 16 Ocak 1987 tarih ve 19343 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Bağımsız Denetim Kuruluşlarına ilişkin tebliğ ve bunu izleyen T.C.M. Bankası’nın 24.12.87 tarihli Bağımsız Denetin Kuruluşları tarafından yapılacak Banka Denetimleri hakkındaki tebliğ ile başlamış ve böylece parça parça oluşan bir hukuksal yapı ortaya çıkmıştır.
Bu gelişme süreci nedeniyle bir gün Türkiye’de bağımsız denetim olarak adeta birbirinden bağımsız 3 tür örgütlenmeden bahsetmek mümkündür. Bunlar:
· 3098 sayılı SPK Yasası’na dayalı Bağımsız Denetim kurumu
· 2499 Sayılı SPK Yasası’na dayalı Bağımsız Denetim kurumu ve Denetçileri
· 3568 Sayılı yasa ile getirilen Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik kurumudur.
Maliyetlerin karlılığa olan etkisi nedeniyle işletmelerin üretim yapılarına uygun ve karlılıklarına olumlu yönde yansıyacak maliyet sistemlerini tercih etmeleri gerekmektedir. Ülkemizdeki yağ işletmelerinin maliyet sistemlerinin ele alındığı çalışmamızda safha maliyet sistemi ve sipariş maliyet sisteminin yanı sıra özellikle yağ işletmelerinin üretim yapılarından dolayı ön plana çıkan yan ürün ve ortak ürün kavramları ele alınarak maliyet yapıları değerlendirilmiştir.
Çalışmamızın ilk bölümünde genel olarak maliyet kavramları ve sistemleri ele alınmış, maliyet muhasebesi ve maliyet hesaplarına ilişkin esaslar üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde yağ işletmelerinin genel üretim yapısından bahsedilerek maliyet hesaplarındaki uygulamalara yönelik olarak Ege Yağ San.Tic. A.Ş.’nin maliyet hesapları ele alınmıştır.
Son bölümde, ülkemizde yağ işletmelerinin üretim yapısı ve maliyet hesaplamalarına ilişkin genel bilgiler edinmek amacıyla, Türkiye Bitkisel Yağ Üreticileri Derneği’ne kayıtlı 30 yağ işletmesi ile yüzyüze ve posta yoluyla yapılan anket uygulamasından ele geçen bulgular istatistiksel ve genel yorumlarla açıklanmıştır.
İşletmelerin hisse senetlerini halka arz yoluyla sermaye piyasasından özsermaye şeklinde fon sağlamaları, işletme ve ortaklarına çok sayıda avantaj sağlamakta, ülke ekonomisi ve toplumunu da olumlu şekilde etkilemektedir. İşletmelerin halka açılma kararı; aktif yapısı, işletmenin büyüme arzusu, kontrol ve yönetimin paylaşılması, vergi düzenlemeleri gibi çeşitli etmenlerden etkilenmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde işletmeler borçlanma olanaklarının kısıtlı ve şartlarının elverişsiz olması nedeni ile özsermaye ile finansmanı tercih etmektedir.
Türkiye’de hisse senetlerinin halka arzı, Sermaye Piyasası Kanunu ve Sermaye Piyasası Kurulu tebliğlerinin oluşturduğu yasal çerçeve içerisinde gerçekleşmektedir. 1999 yılında gerçekleşen halka arzların yarısı işletmenin sermaye artırımına gitmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Halka arz edilecek hisse senetlerin Sermaye Piyasası Kurulu kaydına alınması zorunludur. 1999 yılında gerçekleşen halka arzların %80’inde sabit fiyat toplama, %20’sinde ise borsada satış yöntemleri gerçekleşmiştir. Halka arz edilen hisse senetlerin İstanbul Menkul Kıymetler Borsası kotuna alınması ve hisse senedi pazarlarında işlem görmesi Borsa Yönetim Kurulu’nun kararına bağlıdır.
Türkiye’de gerçekleşen halka arzlarda genelde kullanılan hisse senedi arz fiyatı belirleme yöntemleri; piyasa/defter değeri oranı, fiyat/kazanç oranı, temettülerin kapitalizasyonu ve serbest nakit akışlarının kapitalizasyonu yöntemleridir. Defter değeri, tasfiye değeri ve aktif değeri yöntemleri ise uygulamada çok nadir kullanılmaktadır.
Çalışmanın son bölümünde İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda 1999 yılında halka arz edilen hisse senetlerinin kısa dönem fiyat performansı incelenmiştir. Halka açılma sonrası hisse senedi getirilerindeki gelişmeler ham ve anormal getiriler serilerinin incelenmesi sonucunda ortaya konulmuştur. Sonuçlar genel olarak, ilk işlem gününde yatırımcıya piyasa getirisi üzerinde getiriler sağladığını ortaya koymaktadır. Fakat, ilk gün sonrası 6 aylık bir dönemde, elde edilen birikimli anormal getiriler, alt gruplar arasında farklılık göstermektedir. Yatırım ortaklıkları grubundaki hisse senetleri ikinci işlem gününden itibaren 6 ay süresince sürekli negatif getiriler sağlarken, gayrimenkul yatırım ortaklıkları sınıfındaki hisseler 5 aya kadar düşük fiyatlamanın etkisindedir. Diğer işletme grubundaki hisselerin birikimli anormal getirileri ise düşük fiyatlamadan dolayı 6 ay boyunca sürekli artış göstermiştir.
“Çağdaş Finansman Teknikleri Factoring-Forfaiting Analiz ve Uygulamaları” adını taşıyan bu çalışma dört bölümden oluşmaktadır.
İlk bölümde factoring ve forfaiting’in tanımları ve açıklamaları, bu iki finansman tekniğinin tarihsel gelişimleri ve dünyadaki uygulamalarına yer verilmiş, aynı zamanda factoring işleminin türleri dört değişik açıdan incelenmiştir.
İkinci bölümde factoring ve forfaiting’e ilişkin yapısal işlemler (factoring ve forfaiting işlemlerinin koşulları, forfaiting’de kullanılan ticari araçlar, bu iki finansman tekniğinin işleyişi, fonksiyonları, maliyetleri ve karşılaşılan riskler), benzer finansman yöntemleriyle mukayeseleri ve sağladıkları yararlar ve sakıncaları tüm taraflar açısından incelenmiştir.
Üçüncü bölümde ise factoring ve forfaiting’e ilişkin son yasal düzenlemeler ve bu finansman tekniklerinin Türkiye’deki uygulamaları açıklanmaya çalışılmıştır.
Çalışmanın dördüncü ve son bölümünde ise factoring ve forfaiting’in Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde uygulamalarını değerlendirmek, firmaların bu işlemlerden yararlanma amaçlarını ve düzeylerini, her iki finansman tekniğinin yararları ve sakıncalarına bakış açılarının ne olduğunu saptamak amacıyla bir araştırma (anket çalışması) yapılmıştır.
Bilgi yönetimi; iş bilgilerinin erişebilir ve paylaşılabilir olmasına, bilginin hızla yayılmasına, çalışanlar arasında iletişim ve işbirliğine, bilgiyi derlemek, elde tutmak ve yaymak üzere tasarlanmış güvenli sistemlere dayanmaktadır. Bilgi sistemlerinin örgütlenmesinde kalite güvencesi, bilgi yönetimini gerçekleştirecek sağlıklı bir yapının kurulması, güvenliğinin ve sürekliliğinin sağlanması için zorunludur.
Bilgi yönetiminin uygulanabilmesi için gerekli olan kuruluş yapısı, sorumluluklar, prosedürler, prosesler, teknoloji ve kaynakların tümü aynı zamanda bilgi sisteminin de bir parçasıdır. Günümüz kuruluşları, bilgi teknolojisinin sunduğu potansiyel faydaları fark etmektedir. Başarılı organizasyonlar, yeni teknolojilerin uygulanması ile ilgili riskleri anlamayı ve yönetmeyi de başarmaktadır. Bilgi sistemlerinde yönlendirme ve kontrollerin etkin bir şekilde yapılabilmesi için üst yönetimin bilgi teknolojisinin getirileri ve riskleri hakkında temel bir yaklaşıma sahip olması gerekmektedir.
Çalışmada, kuruluşların bilgi sistemi organizasyonunda benimsedikleri yaklaşımlar araştırılmıştır. Internet ortamında gerçekleştirilen online test uygulaması sonucunda; kuruluşların geniş erişim alanlarına sahip oldukları halde, bu yatırımlarını hizmetler ve bakış açısıyla destekleyemedikleri için yeterince yararlanamadıkları tespit edilmiştir. Bilgi sistemlerinde kalite güvencesine yönelik çalışmaların yapılması, gerek kuruluşların bu alana yönelik yatırımlarından daha iyi yararlanmaları ve gerekse kuruluşların bilgi güvenliği için zorunlu görülmektedir.
Yatırımcının en az risk ile en çok kazanç beklentisi, herhangi bir kişinin giriştiği bir faaliyetten en yüksek faydayı sağlama düşüncesi kadar rasyoneldir. Ancak şu bir gerçektir ki, insan psikolojik ve sosyolojik faktörler ile iç içedir. Başka bir deyişle, birtakım yatırımcılar düşük bir risk düzeyi ile az bir getiri miktarını kabullenebileceklerken, bazı yatırımcılar ise daha yüksek bir getiri için daha yüksek düzeyde bir riske katlanabilmektedir. Finansal piyasaları yatırımcının işlem yaptığı bir oluşum olarak düşünürsek, piyasanın ortalama getirisi bu piyasalarda işlem yapan tüm yatırımcıların ortalama getirisi kadar olacaktır.
Etkin Piyasa Kuramı’na göre, etkin bir piyasada pazar portföyünün getirisinin üzerinde bir getiri sağlaması olanaksızdır. Ancak 1970’li yılların sonlarına doğru yapılan araştırmalarda fiyat/kazanç oranı, firma büyüklüğü, piyasa değeri/defter değeri vb. oranlara göre oluşturulan portföylerin, pazar portföyüne göre daha yüksek performans sağladıkları gösterilmeye çalışılmıştır. Yapılan bazı araştırmalarda ise bu etkilerin gözlenemediği savunulmuştur. Sözü edilen ikilemden dolayı finans yazınında anomali kavramı hala bir bilinmeyen olarak yer bulmaktadır.
Bu çalışmada, İMKB’de 1995-2000 döneminde fiyat/kazanç oranı ve firma büyüklüğü (piyasa değeri) anomalilerinin varlığı araştırılmaya çalışılmıştır. Bu nedenle, birinci bölümde genel hatlarıyla Finansal Piyasalar ve biraz daha ayrıntılı olarak da Sermaye Piyasası, ikinci bölümde Etkin Piyasa Kuramı, Denge Modelleri ve Finansal Varlık Riskinin Ölçülmesi, üçüncü bölümde ise genel anlamı ile anomali, anomaliye yol açan olası nedenler, anomali çeşitleri ve performans kriterlerine değinilerek fiyat/kazanç oranı ve firma büyüklüğü anomalileri incelemeye çalışılmıştır.
Halka açılma, birçok ülkede kalkınmanın ve globalleşmeye paralel oluşan gelişme ve değişiklik ihtiyaçlarının gerektirdiği sermaye birikiminin sağlanması ile diğer taraftan sermayenin adil dağılımının gerçekleştirilmesi bakımından ekonomik bir amaç haline gelmiştir. Şirketler halka açılmayı hissedar sayıları ve sermaye kaynaklarını arttırmak ve böylelikle fon ihtiyaçlarını karşılamak ve ekonomik darboğazlardan kurtulabilmek için öncelikle finansman kaynağı olarak tercih etmektedirler.
Ülkemiz ekonomik koşullarında, piyasaların belirsizliği ile şirketlerin geleceğe yönelik yatırım hedeflerinin saptanma güçlüğü ortaya çıkmaktadır. Değişen piyasa koşulları şirketleri fon ihtiyaçlarını gün be gün arttırmaktadır. Aynı zamanda globalleşme olgusu çerçevesinde şirketlerin faaliyetlerini sürdürebilmesi açısından mal ve hizmet akışından çok sermaye akışının geçerli olduğu piyasa koşullarında halka açılmanın bir zorunluluk olacağı ve ülkemizde tartışılan kalkınma politikalarında hak ettiği yeri bulacağı açıktır.
2000 yılı için yapılan incelemede genel olarak halka açılma ile birlikte, şirketlerin önemli ölçüde fon temin ettikleri ve bu fonlar sayesinde mali yapılarını olumlu yönde geliştirdikleri, borçlanma kapasitelerini yükselttikleri ve finansal esnekliği sağlamanın yanında güçlerini de artırdıkları ortaya çıkmıştır.
Finansal sistemde yatırım fonlarının önemi, liberalleşme ve değişen piyasa koşulları sebebiyle oldukça artmıştır. Bireysel yatırımcılar küçük yatırımlarını değerlendirmede, profesyonel portföy yönetimi ile topladığı fonları etkin yatırım alanlarında değerlendiren yatırım fonlarını tercih etmektedir.
Pek çok yatırım fonu yöneticisi, topladığı tasarruflar ile yüksek gelir elde etmek adına aktif portföy yönetimi stratejisini benimsemiştir. Yani yatırım fonu yöneticileri yatırım için , doğru menkul kıymeti ve uygun zamanı bulmak ile fiyat hareketlerini önceden tahmin etmek için çalışırlar.
Bu tez çalışması, aktif yönetim sistemini belirleyen A tipi yatırım fonu yöneticilerinin, dolayısıyla da A tipi yatırım fonlarının performanslarını, yatırım konusunda yeterli bilgi ve deneyime sahip olmayan bireysel bir yatırımcının yatırım performansıyla karşılaştırmayı amaçlamıştır.
Yapılan araştırma sonucunda 1999-2001 döneminde Türkiye’deki A tipi yatırım fonlarının ortalama olarak ,basit bir yatırımcıya kıyasla daha kötü performans sergiledikleri ve katlanılan risk ile maliyetleri karşılayacak düzeyde getiri sağlamadıkları ampirik bulgularla ortaya konmaktadır.
Bu çalışmada, globalleşen ve sürekli birbirleri ile rekabet halinde olan işletmelerin kendilerine zaman, kalite ve esneklik açısından avantaj sağlayabilecekleri Grup Teknolojisi yaklaşımı ele alınmıştır.
Son yıllarda mamul sayısındaki artış, özellikle çok sayıda mamulü küçük partiler halinde üreten atölye tipi işletmelerin tasarım, planlama ve üretim sorunlarının önemli boyutlara ulaşmasına yol açmıştır. Bu sorunlar ve ayrıca işletmeler arasındaki rekabetin şiddetlenmesi, işletmelerin modern üretim yöntemlerine ve teknolojilerine açık olmalarını gerektirmektedir. Bütün bu sorunlara köklü çözümler getiren Grup Teknolojisi, küçük ve orta büyüklükteki atölyelerin yoğun olduğu ülkemizde de önem kazanmaktadır.
Hazırlanan bu çalışmada, işletmelerin kullanıldıkları atölye içi yerleşim düzenleri, grup teknolojisi ile ilgili temel kavramlar, grupların dizaynı ve bunlarla ilgili yöntemler, grup teknolojisi ile yoğun ilişki içinde olan diğer sistemler ve grup teknolojisinin dünyadaki uygulamaları üzerinde durulmuştur.
Çalışmanın sonunda, uygulamanın yapıldığı işletme ile ilgili bilgiler verilmiş ve ROC Algoritması yardımıyla optimal çözüme ulaşılmıştır.
Liberal ekonomik politikaların uygulamaya konması, teknolojik yeniliklerin hız kazanmasıyla, yoğun rekabet ortamının oluşması sonucu ülke endüstrilerinin faaliyet gösterdikleri ortamlarda büyük değişiklikler yaşandı. Yoğun global baskı endüstriyel alanların yapısında ve gelişmesinde beklenmedik değişimleri zorunlu kıldı. Bu hızlı değişim sadece ülke içi endüstrilere yönelmiş, dışa kapalı bir görünüm sergileyen politikaları geçersiz hale getirdi.